Filler ve Küçük Prens Üzerine
Biz filleri hep 7 sıra biliriz..Güya öyle dizilirlerse ‘uğur’ getirdiklerine inanılır.. İlginç bir şekilde Anadolu kültürümüzde, doğamızda filler yoktur..Muhtemelen Osmanlı’nın yaşadıklarıdan ötürüdür..
Meşhur bir Yıldırım-Timur karşılaşması vardır, Ankara Savaşı..Timur’un fillerle yaptığı hamle yüzünden Osmanlı şaşkınlık içinde kaybeder..Timur filleriyle gelmiştir ama, onun filleri de Hint kökenlidir, Asya kökenlidir, bakıcılarına kadar..
Hikayesi de ilk Delhi'de başlar..Delhi’de kazanır o filleri; Timur Hindistan seferine çıkmıştır ve Delhi Sultanlığı ile de savaşa girmiştir ( Tuğluk, onlar da Türk ) Timur’da saman, odun, ateş yakıcı yağlar taşıyan develer vardır, karşı Tuğluk'ta ise, zehirli ok ve patlayıcı madde taşıyan filler; ama Timur askerlerine der ki, "develerimizin üzerindeki saman ve odunları yakın, ateş içindeki develeri karşımızdaki fil ordusunun üzerine salın"..Tuğluk tarafı, filleri nizam ve kolaylık için zincirle birbirlerine bağlamıştır, bir anda karşısında alev alev develer gören filler büyük paniğe kapılır ve zincirle birbirlerine bağlı oldukları için de, büyük kaos çıkar, arkalarına bakmadan kaçmak isterler, bu sefer de kendi ordularını, Delhi ordusunu eziyor olurlar, Tuğluk askerleri de ne yapacağını şaşırır ve onlar filleri zapt edeceğim derken, fillerin peşi sıra Tuğluk askerlerinin üzerine giden Timur, askerlerine bir emir daha verir "şimdi oklarınızla, var gücünüzle saldırın.." Tuğluk askerlerinin üzerine ok yağar, Timur'un savaşı 1 saat gibi kısa bir sürede aldığı söylenir..Filleri de yanında götürür..Onlar da artık Timur'un ordu mensubudur..
Üstünden 4 yıl gibi bir süre geçer, Timur Asya'da, Doğu'da oldukça güç kazanmıştır, batıya da ilerlerse diye Osmanlı gibi devletlere büyük endişe verir..Sıra Ankara Savaşı’na gelir, bu sefer karşısında Yıldırım vardır, filleri savaş meydanının etrafına savaştan önce gizlice yerleştirirler ve savaş vakti geldiğinde hiçbir şeyden haberi olmayan yeniçerilerin üzerine salarlar, bunu beklemeyen Osmanlı ordusu her ne kadar yoğun ok atışına tutsa da fillerle mücadele edemez ve şaşkınlık içinde yenilir..
Gerisi Yıldırım’ın kısa bir süre sonra ölmesi ve "yeni padişah kim olacak" diye birbirini yiyen Osmanlı'nın fethe kadar ki kardeş kavgasıdır..
Osmanlı'nın sonraki dönemlerinde de filler söz konusu olduğunda lojistik olarak güç bulmuşlar, Anadolu'ya getirmeyi ya da orduya almayı maliyetli bularak, uzak durmuşlar..
Tarihte Timur'umuz olsa da, filleri Anadolu'da değil, ya Asya’da görürüz, ya da Afrika..
Afrika’da olanlar da, aslında bize çok uzak yerlerde değildir, Akdeniz’in ucunda Atlas Dağı bölgesi olarak da geçen Kuzey Afrika’da..
Şimdi gelelim Kuzey Afrika’ya, Atlas Dağı’nın hikayesinin Titan Atlas’tan geldiği söylenir..Önce göğü sırtlamakla cezalandırılmıştır, sonra o cezadan peygamberlik çıkarmıştır..Derin uzay bilgisi, astronomi ve yıldızlar üzerine görüşleriyle ve öngörüleriyle bir 'rehbere' dönüşmüştür..Perseus Medusa'nın başını almakla görevlendirildiğinde, Atlas bir öngörü de onun için bulunmuştur, "Perseus Kutsal Hesperides Bahçesi'nden altın elma yiyecek" demiştir; bahçe ve elmalar karanlık tarafın, gecenin, ölümün, Hades Evi'nin mülküdür, Güneş'in battığı 'sınır' bir yerdedir, başını Nyx'in kızları, gecenin perileri ve bir ejderha korur, meyvelerin sadece zenginlik değeri değil, ölüme karşı güç ve direnç verme özelliği de vardır, Perseus'un çalacak olması gerginliğe sebep olur..
Ben bahçenin yerinin hala İngiltere olduğunu düşünüyorum..
Perseus'un Atlas'ın öngörüsüyle önüne çıkılmasına sinirlendiği ve görevini başarıp, Medusa'nın başını aldıktan sonra, onun bakanı taşa çeviren başını kullanarak, Atlas'ı da, Atlas Dağı'na çevirdiği söylenir..Güya Titanlar ölemezler ama dönüşürler, Titan Atlas'ın Kuzey Afrika'daki bu dağa dönüştüğü söylenir..
Kimisi bu durumu, "Perseus onu cezalandırmaktan öte, dağa çevirerek o ağır göğü sırtlama cezasından özgürleştirdi.." diye yorumlar..
Ben yukarıdaki antik aile ağacını Hıdırellez’de hazırlamıştım, Atlas’ın bir nymph olan su perisi eşi vardır, Pleione, ve 7 meşhur Pleiades kızı, onlar da su perileridir, dağ perileri olarak..En büyük kızları, Mayıs ayının adının da ondan geldiği söylenen Maia’dır..Zeus’un eşlerinden birisidir, Hermes’in de babasıdır (Merkür)
Daha sonra arkadan gelen 2 kız kardeş de Zeus'un eşleri arasına girmiştir, Electra ve Taygate..Electra Truva'da karşınıza çıkar..Çingeneler Zamanı..
En ilginçlerinden bir tanesi en küçük olan Merope'tur, eş olarak bir Titan'ı ya da tanrıyı değil, ölümlü Sisifos'u seçmiçtir, tercihi ortalığı karıştırmıştır..
Ben en önce bu aile soyunda anneleri olan Pleione'a neden Aethra dediğimi tekrar söyleyim, çünkü biz Hıdır-Ellez'e Hızır deriz, 'Eder’lezi..
O ‘eter’, aethra, eder ve benzeri ses heceleri antik zamanlarda ‘ışık’, ‘aydınlık’, 'melek' gibi olanlar için kullanılır..
Antik konuşma dilinde d-j-z seslerinde geçiş vardır..
Eder-ıtır-hızır..
‘Ter’ de örneğin ‘su’ için kullanılır..
( Ter atmak deriz, dere deriz, tereyağı deriz..)
Baharda yağan yağmurların, sevgi, şifa, hayat, güzelliklik, iyilik notlarını yağdırdığını düşünüyorum, her yağmur damlası bir hayattır..
( son bulut bükücülerin teknolojilerinden gelenler değil, doğal olanları )..
Burada Atlas'ın diğer kızları da devreye girer, Hyades Perileri..
Onlar da Atlas'ın su perisi kızlarıdır, güya dökülen küçük kardeşleri için tuttukları matemin gözyaşlarıdır..Londra'nın göbeğindeki Hyde Park'a bir de buradan bakın istedim..'Hyde' kelime olarak İngilizce'de "bir ailenin mülkü olan arazi" anlamına da geliyormuş..Bizde, Ege'deki Sart Çayı'nın adının bir zamanlar Hyda olduğu söylenir, Lidya'daki ticaret zamanı Sardes'ten Sart kalmıştır..
Eskiden antik Pers Kral ticaret yolunun batı ucu'ymuş..
Hıdır-Ellez’in de Hızır ve İlyas’tan önce, Pleiades peri kardeşlere dayandığını düşünüyorum..
'El' ve 'le’z sesleri de Venüs’e aittir, ‘melek’ gibi olanları sembolize eder..
Hem anne Pleione/Aethra, hem Pleiades kızları oldukça anaçtır, sizi korurlar, dadılık ederler..Çobanlar gibi..Hem de Boğa olan Venüs’ün ayıdır…
Cennetin mum kokulu kadınları..
Antik Yunan’da ‘animagus’ dönüşümleri diyeceğim ( Harry Potter'da kullanılan terimden daha uygun bir tabir bulamadım bu durum için ), animagusları ‘beyaz kumru’ olarak tarif edilir..
Dede dağ gibi Iapetus'tur, baba dağ gibi Atlas, 7 Pleiades kız kardeş için de gözünüzün önüne sembolik olarak 7 sıra tepeli dağlar ve o tepelerde yaşayan dağ perileri getirin derler..
Antik Yunan’da yaşadıkları coğrafya farklı olsa bile, benim de aklıma hep ya Toros’lar gelir, ya Yeditepe İstanbul..Orada da sinema tarihimizde çok ilginç bir yapım karşımıza çıkar, Yıldıztepe filmi..Yeşilçam versiyonunda Fatma Girik oynar hatta, sonradan çekilen versiyonunda henüz çok genç Özge Özberk..Biz yıldızları zaten ışığı, aydınlığı tarif etmek için kullanırız, bu filmin adı da 'Yıldızpark’ımız gibi, ‘Yıldız’tepe’dir..
( Linkte Hermes'i ve bu filmi daha önce anlatmıştım, bazı bilgiler tekrara girse de, hangi metni kim okur bilemediğim için, tekrar anlatıyorum..)
Filmin özeti nedir, Yıldıztepe’de bir aile yaşamaktadır, ama aile içinde çok derin bir yas vardır, küçük kardeşlerini kaybetmişlerdir ve bir daha yastan çıkamamışlardır..Bir gün adı gibi sevgi dolu bir kız çocuğu gelir, bütün o matemi dağıtır, onlara tekrar ‘hayat’ verir..
Bu Plaeides kız kardeşlerin hikayesidir..Rivayete göre bir de küçük erkek kardeşleri vardır, Hyas, ama onu ormanda avlanırken bir ‘yılan’ öldürmüştür..Kardeşlerine de o kadar bağlıdırlar ki, ister Pleiades olanlar olsun, ister Hyades olanları, deyim yerindeyse ölenle ölmüşlerdir, Hyas’ın ölümünü aşamamışlardır, yastan çıkamamışlardır..
Dilimizdeki yas kelimesinin ve Hyas adının benzerliği..
Doğamızdaki filler, Atlas'ın çocuklarından gelmektedir, 7'sinin Pleiades kız kardeşleri temsil ettiğini düşünüyorum, nasıl 7 fili hep sırayla dizersiniz, o 7 kız kardeşi öyle düşünün, kaybettikleri bir diğer küçük fil Hyas'tır..
Bize onun hazin hikayesini Küçük Prens hatırlatır..Yıldıztepe'deki yapımlarda bizi aydınlatan bir kız çocuğudur, Aziz-Exupery'nin eserinde olur sana Küçük Prens..Türk edebiyatında "Hişt, Hişt" öyküsüyle Prens Adaları'nın Küçük Prensi Sait Faik Abasıyanık..
Hyas'ı ormanda avlanırken bir yılan yaralamıştır..
Muhtemelen yılanınki ‘kuyruk acısı'dır! Yılanların psikolojisi genelde 'kuyruk-acısı-intikamı' üzerinedir ve sizi 'yılan hikayesi' dönecek 'kurban-katil' denklemlerinin içine çekmek isterler..
Ormanda küçük Hyas ne yaşadıysa, yılana kuyruk acısı verdiği belli..
Yılan da karşınıza çıkarsa, bunu hem felsefi, hem mitolojik, hem fiziki/uzay, hem motif olarak söylüyorum, ‘yeraltını’ sembolize ederler, ölümü sembolize ederler; bu bir yandan hayatın devamlılığı için fiziki bir gerekliliktir, zaten Kuzey-Düğümü ve Güney-Düğümü arasındaki kuvvet kanunu da öyledir, fiziki gerekliliktir, ama bir yandan da ölüş şeklinize göre, kaza karakteristiğinize göre, nasıl bir Şeytanlığa kurban gittiğinizi de söyler..
Eğer Medusa gibi oldukça Sırlar Alemi'nin Kraliçe'si bir yılan-başla karşı karşıyaysanız, öylesi bir narsisistlikle karşı karşıyaysanız, ( ya da haset ve fesat ), sizi,
-ya ‘taş’ ederler -bu hasta yargı dünyaları ve sivri dilleriyle sizi taşlamak da olabilir-, hayatınız 'donup' kalır,
-ya da kıyameti koparırlar,
-ya başınıza taş yağar -hatta yağıyordur ama Jupiter sizi koruyordur, tabi nereye kadar ve ne boyutta-,
-ya toksiklerdir, patolojiklerdir, mikropluk ederler, ister psikolojik, ister biyolojik olarak hastalıklara sebep olurlar,
-ya da yanarsınız, sizi ‘yakarlar’ ne yazık ki..Özellikle de 'ahlak bekçiliği' söz konusu olduğunda..
Her zaman size "bir şeye Şeytanlık sirayet ederse 'disleksi' sonuç verir" diyorum, eğer yangın büyükse, kıyamet büyükse, mikropluk büyükse, Buz Devri nasıl ve niye yaşanmıştır bir daha düşünün..
6. His ( The 6th Sense ) filmindeki çocuk bile bir hayalete denk geldiğinde buz keser, o detay oldukça bilgedir..
Ve Hesperides Bahçesi'ndeki 'altın elmaların başını bekleyen ejderha'yı tekrar düşünün..
Kendilerinin de Sırlar Alemi'nde en büyük dramları budur, yanmışlardır ve tatlı suya taparlar, genel olarak birçok güç kaynağına taparlar ve isterler, Güneş gibi, suysa en derin yaralarıdır..
Patojen-mantar psikolojisi..
Ağaçların ıslak, nemli Kuzey taraflarını neden hemen küflü mantarlar sarar, ya da ıslak ahşap yüzeyleri..Bir de buradan düşünün..
"Ayaklar baş olsun, Kuzey'deki buz ve tuz/kemik bizim olsun..Bir daha yanmayalım, acı çekmeyelim, kendimizi 'garantiye' alalım.."
Onu kazanabilmek için de haksızlığa ihtiyaçları vardır, çünkü Karanlık-Güney-Düğümü, Sırlar Alemi, 'fiziken' siz 'haksızlık' yaptığınızda 'hak' bulur, eline öyle koz geçer, ayakları baş etmelerinin yolu budur..
Birileri bu yeryüzünde kendini 'garantiye' almak için bir şeylere 'çöküyorsa', Şeytani bir psikolojiye kapılmıştır..
Yılanların yaşadığı kuyruk acısıysa, 'keskin' aletlerden korkmak, kaçınmak üzerineyse; yılanların kurbanları da genelde taşlanmış olmaktan, taşa kesmekten, ‘yanmak’tan mağdurdur..
Benim karşıma 6 yıldır yılan başlı ‘Medusa’ çıktı desek ( adı bir tek bu değil, populer olan bu diye karşımdaki Şeytani karakteri tarif etmek için kullandım, isterseniz Şahmaran diyin ), magmada yanan taşa kestim..
Hyas da ‘kömür’ olmuştur..
k'ömür'..
Yunanca'da kömüre, 'karvuno' denirmiş; 'vuno' da 'dağ' demek, kar sesiyse çarpışma gibi bir olay yaşanırsa, tepki belirtisi olarak kullanılırmış, mesela "kaaar, vurdu birbirine" gibi, ya da kargaların çıkardığı 'kra','kar' gibi sesleri tariflemek için de kullanılırmış ve uğursuzluk getireceğine inanılırmış..
Ayrıca Yunanca'da, 'hyetos', 'yağmur' anlamına gelmekteymiş, kız kardeşleri Hyas için ne kadar ağladılarsa..
( Bir de bana çok tuhaf geliyor, Gülten Dayıoğlu'nun Ölümsüz Ece eserinde hiç unutmuyorum, Ece bir hayatında Libya'ya da gitmiştir ve oradaki kadınların bir cenazeleri olduğunda günlerce 'ağlama töreni' düzenlediklerini gözlemlemiştir..Libya da coğrafya olarak Kuzey Afrika'da, Atlas Dağı'nın doğusunda bir Akdeniz ülkesidir..)
Hyades perilerinin döktüğü gözyaşlarını ve Sart Çayı'nı, Şarap Tanrısı Dionysus'un bile çaya neden hayat pınarı dediğini, baharda yağan hayat yağmurlarını bir daha düşünün şimdi..
Yanmış bir kardeşlerinin acısını dindirmek istiyor olabilirler mi?
Anadolu coğrafyasındaki 'kömür' yataklarını bir daha düşünün şimdi..
Kasım ayında neden önce bir 'pastırma' sıcağı denilen bir sıcak hava dalgası yaşayıp, akabinde 'güze' ve 'soğuk kışa' giriş yaptığımızı..
( Ve siz zaten hikayesi yanmak olan bir madeni hiçbir istatistik gözetmeden yakarsanız, sizi yeraltının mikropluğundan kim koruyacak?
Bozulan doğa'nın dengesini nasıl iyileştireceksiniz?
Yeraltına göz dikmeden önce, sizlere zaten 'bereket' için verilmiş Yengeç Dönencesi vergisi tarımcılığı ve hayvancılığı ve el emeğine girecek üretimleri düşünün..Sabırlı ve düşünceli hareket etmeyi düşünün, o sabrı koruyabilmek için de, omurgalı, ne yaptığını bilen, toprağını, tarihini tanıyan, değerden anlayan idareciler seçmeyi..
Zaten sahip olduğumuz bilgeliği kaybettiriyorlar..
Topraklarını çöl etmiş tırtıkçı-fare-kafalara uyarak..
Kendilerine bir hayırları var gibi görünüyor mu? )
Burası çok daha ilginçleşiyor, çünkü burada karşıma ‘fil’in kelime olarak Türkçe’ye nasıl geçtiğini araştırırken Orçun Ünal’ın daha henüz yayınlanmış bir makalesi çıktı: "Bir Kez Daha Eski Türkçe, Yana,Yanan, Yagan, Fil kelimesinin Etimolojisi Üzerine.."
Makale özetle fil kelimesinin 'Çin’ceden geçtiğini söylese de, ben makaleyi Delhi’den, Timur’dan, Hindistan’dan, Moğollar’dan ya da Memlüklerden hiç bahsetmemesi üzerine eksik buluyorum..
Çünkü şimdi en başta anlattığım Timur’un Delhi’de yaptığı savaşı tekrar düşünün..Timur askerlerine “fillerin üzerine ‘ateşli’ develerle gidin” derken, ateşin filleri ‘dağıtacağını’ biliyordur..
Çünkü ateş ve yanmak, fillerin en antik acısıdır..
Makale fil kelimesinin, Çin’cedeki zan-gan seslerinden geldiğini özetlese de, Asya ve Balkanlardaki dilleri ve kelimelerin geçtiği eski metinleri de içine katarak, baştan 'yanan' ve 'yağan' kelimesine benzer seslerle girer, yer yer ‘dağ sırtı’, ‘tavşan’ kelimesi gibi başka kelimelerde de benzer harf değişimleri olduğunu gösterir, hatta ‘dingil’ kelimesi, ‘makas’ı işaret eden 'teyel' gibi sesleri bile Moğolca'dan benzer bir sesler ve ses değişimleri kümesi içinde inceleyebileceğimizi gösterir, bir yerde 'başı beyaz karga' kelimesine denk gelirsiniz, 'kumru' olmasın o..
Makalede yok yok..
Orçun Bey ne yaptığını biliyor mu bilmiyorum, ama DESTAN yazmış..
HYAS DESTANI..
Küçük Prens bunu beğendi <3
( Ayrıca Orçun Bey makalede Moğolca'da nadiren görülen n-g sesindeki geçişlere kelime örneği verirken, 'makasın' karşımıza çıkması da bir başka açıdan oldukça ilginç, tengely->teyeli.. Antik Yunan'da 'Kader' kardeşler vardır, 3 tanedirler, Clotho, Lachesis, Atropos..Atropos'u Azrail gibi düşünebilirsiniz, ama tam olarak aynı değillerdir..Azrail doğrudan tanrıya hizmet eder, canı tanrının aldığı inancı vardır, yani ölüme de tanrı karar veriyordur, Azrail görevi gereği onun için can almaya gelendir, hayat ağacından yaprağınız düşüyordur..
'Kader' üçlemesinde ise, Zeki Demirkubuz filminin adı gibi oldu, rivayete göre siz doğmadan önce Clotho hayatınız üzerine bir ip makarası sallar, Lachesis ipin uzunluğuna karar verir, yani yaşayacağınız hayattan bağımsız olarak bu sadece 'ömür süreniz' üzerine bir mekanizmadır, Atropos da ipi bir yerden keser, Atropos ipi nereden kestiyse, bitmiştir, geri dönüşü yok, ömrünüz o kadar..Yani daha duygusuz ve tanrının bile karışmadığı, tamamen 3 kardeşin karar verdiği, yaşam süresi üzerine bir 'myth'tir..Atropos makasıyla Hyas'ın ipini kesmiştir ve geri dönüşü olmamıştır da diyebiliriz..'makas' motifini bir de böyle düşünün..)
Eski insanların astronomiyi ve yıldızları sizden daha iyi anladığını, çünkü tarihe ve uzaya sizden daha yakın olduklarını da anlamanızı isterim..
O zaman burada astronomiden bir detay daha girelim, Antik Türk kültüründe yeni yıl 21 Mart'tan başlar..Yeni yılı 21 Mart aldığınızda, Yay burcu 8. dilime denk düşüyor..Temsilcisinin Jupiter olduğunu düşünürsek, burada bir dil bilgisi de Farsça'dan denk getirin, 'yay'a zemberek denir, jupiter 'zaman çarkı' memuru pozisyonunda bir gezegeni işaret ediyor..
Zaman verici de olabilirsiniz, zaman alıcı da..
Tavşanlar size hayat ve zaman kazandırırsa, yılanlar da götürür..
Pandora'nın kutusu'ysa Saturn'dedir..( Yine Iapetus'un oğullarından bir diğeri..)
Taşlı, çomaklı ahlak bekçiliği ile yargılamayı, ve yargıçlığı, hak anlayışını, narsisist bir egoyla kişiselleştirenleri Saturn'ün Sırlar Alemi, yeraltı konseyi olarak düşünün..
Uranüs nasıl 7 katlı gökkubbenin, cennetin temsilidir, Hak'kın matematiğidir; Satürn de 'yeraltı'nın yargıçları..
7 halkasını, yerin 7 kat dibinde gibi düşünün, ve 7 kapısı, 7 otorite olduğunu düşünün..
Gılgamış Destanı'nda da 7 Sedir Ağacı olarak geçer..
Ayaklar baş olursa, onların 40-Satır devri başlar..
Alice Harikalar Diyarı'nda yanında saatiyle bir tavşan vardır..
Bir diğeri çocukluk kahramanım Beatrix Potter'ın Peter Rabbit'idir..
Heide'de dağ çobanı karakterin adı Peter'dır..
Çobanlar, dağlar, koruma ve p,t,r sesleri tekrar tekrar karşımıza gelir..
Metni bitirirken bu hayatta en sevdiğim eserlerden biri olan Yeditepe İstanbul'la bitirmeye karar verdim..
Madem Yıldıztepe'den bahsettik, dizide de mahalleye bir anda bir kadın ve genç sanatçı kız çocuğu gelir, öyle de bir hayat mücadelesi vardır ki, bütün mahallelinin içini kıpırdatır, kendine getirir, ortaya ERDEMLİ ve GÖRKEMLİ DEV BİR TİYATRO ESERİ çıkar..
Orada da hepimizi can evinden vuran Uğur Polat'ın oynadığı Ali'dir..
Gölgesizlerin yargısı yüzünden, 'heyular' içinde sessizliğe kapılıp gitmiştir, desen ki o da bir Hyas'tır ve Olcay aklının bütün çarklarını değiştirir..
O da hayata teşekkür eder, "hayat, seni seviyorum..bizim eve gönderdiğin kiracılar için..vücudumun aklımın, kırık, çatlak yerlerini onlarla doldurduğun için..beni sakat bırakan hayat, seni seviyorum.."
Sevgilerimle,
Maraşlı Zoey