Abraham Maslow, psikolojik olarak verdiğimiz hayat mücadelesine dokunan bir 'yaşam piramidi' teorisi ortaya koymuştur ve deyim yerindeyse "ben de yaşıyom bu hayatı" diyebilmemiz için, insani bir hayat için, bir ihtiyaçlar hiyerarşisinden bahsetmiştir..

Bireysel olarak piramidi ele aldığımızda, kendimizi ve hayat yolculuğumuzu olumlu ve ilerleyici yönde sürdürebilmek için, teori oldukça yol göstericidir..

Maslow, 'ihtiyaçlar hiyerarşisi'ni temelde 5 madde'ye ayırır ve fiziksel gerekliliklerden, psikolojik kazanımlara 'göğe' yükseldikçe, yukarı büyümeyi başardıkça nasıl bir hayat yaşıyor olabileceğimizi özetler:
1-Temel fizyolojik ihtiyaçların sağlanması
2- Beden sağlığından, yaşam alanlarına, temel bir kaynağa ve güvenceye sahip olmak, yani bir hayat garantisinin sağlanması
3-İçinde bulunduğumuz ilişki ağlarına 'tutunabilmek', uyumlu bir ortama sahip olmak, huzur
4-Kendimizi koruyarak yaşamayı sürdürebildiğimizde, kendimizle olan saygınlığımız bozulmamış olması ve çevremizdeki insanların da bize saygı duyması ve hayatta saygınlığı olan bir yere gelebilmek
5-Hem zamanla, hem emekle, artık 'olgun', verici, üretici, yapıcı, sürdürülebilir, gerçekçi, doğru, dürüst bir 'büyük' olmak, erdemli bir 'baş' ve 'akıl' olmak

Bu piramid, herkesin, aynı olması'nı, aynı olanı yapması'nı, birbirini kopyalaması'nı değil, birey birey, herkes kendi farkındalığını ve farklılığını yaşayabilirse, ne kadar başarılı insanlar ve başarılı bir toplum olabileceğimizi gösterir..
Bir yerde tamamlanmaktır..
Rengarenk, ferahlık ve refahlık içerisinde, çiçekler gibi..

Ben de size, hepimiz bireysel olarak bu yaşam piramidini sağlamaya çalışıyorken, eğer 'sistematik' olarak 'düzen' tarafından 'aşağılık kompleksi' ve 'kaybetmek' dayatılırsa, ortaya piramidin nasıl bir 'disleksi' versiyonu çıkar, onu göstermeye çalışacağım..

Niye tablonun bu yeraltına derinleşen, disleksi versiyonu'nda yaşam piramidi teorisini, bireysel çabadan ayırdım ve sistem eleştirisi olarak yerleştirdim onu söyleyim, çünkü hepimiz dünyaya bir umutla geliyoruz ve hayata gelmemizi öncelikle büyüklerimiz seçiyor, hiçbirimiz anne karnında nasıl bir hayat yaşayacağımıza hazırlıklı değiliz..
Bunun sorumluluğu öncelikle küçükte değil, çocukta değil, aile ve toplum büyüklerindedir..
Yani "ben istediğim gibi kafama göre doğurayım, bu çocuk da başının çaresine baksın, hatta başının çaresine bakmakla da kalmasın, beni de kurtarsın, toplumu, devleti yaşatsın" demek mümkün değildir!
Çünkü neye dayanarak?

Bireylere en azından başlangıçta, bir önceki nesil sürdürmeyi nereye getirebildiyse, temel alınabilecek bir seviye sağlanması gerekir..
Ucundan tutup, devam ettirebilecek bir dün vermeleri gerekir..
Ki, yeni bireyler de bugünü yaşayabilsin ve yarını inşa etmeye devam edilebilecek bir yapı, umut, heyecan, moral ve motivasyon toplumda vücut bulabilsin..

Bu disleksi versiyon'da bu sefer tablo yeraltına doğru irtifa kaybediyor ve bireyler düşüyor:
Yani hayatı kazanımlar elde ederek ve gerçekleştirerek değil, tam tersi, sistemin ve büyüklerin ergen 'hukuk'u, dengesiz dağılımı ve otoriterliği yüzünden, yani büyükbaşların 'narsisistliği' yüzünden, kayıplar vererek yaşıyorlar..

Hem bireyden gidiyor, hem de sürdürmeyi sürdürebilecek bir toplum inşaa edilemiyor..
Renklilik'ler, ferahlık ve refahlık kaybediliyor..

İnsanlara yalnızlık, sadece kendilerini düşünmek, sadece kendilerini kurtarmaya mecbur olmak, çıkarcılık dayatılıyor..

Birbirlerinin aynısı, küçülmüş, değeri de düşmüş yığınlara dönüşüyorlar..

Bireyler birbirine benzese bile, kendisiyle ve hayatıyla olan barışını kaybetmiş oluyor, yani bir yerde en derininde esas kendinden nefret ediyor oluyor, ama bu ötekiyle olan bağına yansıyor, kendisine benzeyen ötekinden nefret ediyor, kimse birbirini sevemez, tutunamaz hale geliyor..

Kendisini saygın hissetmediği için, ötekini de kendisiyle aynı gördüğü için, onu da saygınlığı hak etmiyor olarak görüyor, kolektif olarak toplumdan saygınlık siliniyor...
Üzüm üzüme baka baka kararmış oluyor..
Tencere dibin kara, seninki benden kara gibi bir seviyesizlik ortaya çıkıyor..

Özgün şeyler yapmak, özgün olmak zorlaşıyor..
Çünkü en başta sistem izin vermiyor ve derken "o nasıl yapıyor" diye birbirini çekemeyen toplum..
Yani insan insanın kurduna dönüşüyor..

Bu arada bu mutsuz ve depresif bireyleri kendi ajandalarına mecbur etmek için, toplum içine kapatılıyor..
Narsisistler zaten dışadönük değillerdir, ağızları artistlermiş gibi konuşur sadece, içedönük ve dışa kapalıdırlar, ajandalarına hizmet etmelerini istedikleri kitlelerini de, kapatırlar!

Yukarı yönde kendini gerçekleştirebilen piramitte birey kendini başardıkça, piramitte üst seviyelere çıktıkça nasıl olgun, dışadönük, sosyal, topluma verici olabiliyor, disleksi versiyonda tam tersi, kitleler gerçeklikten kopuyor, büyük düşünmekten kopuyor, aklı da küçülüyor, sığlaşıyor, asosyal, anksiyeteli, histerik, ergen düşünüp, ergen yargılayan bireylere dönüşüyor..

Herkes kör göz, ne yaptığını bile bilmeden, kendini zaten hiç yaşayamadan, deyim yerindeyse insani şartlardan ve insanlıktan çıkmış olarak, omurgasını ve yarınını da kaybederek yaşamaya mecbur bırakılıyor..

Birey ve bireyler, sistem ve düzen yüzünden kendini gerçekleştiremiyor, ihtiyaçlar hiyerarşisini istese de karşılayamıyor, hayat buhrana dönüşüyor, yaşamaya değil '6 Feet Under' bir cenazeye ve zulme dönüşüyor..

Herkes sürünüyor oluyor..

Sistem de tıkanıyor, toplum tıkanıyor, hayat akmıyor..
Doğa bile verici olamıyor, kuruyor, saygısızca tırtıklanıyor, havası, suyu zehirleniyor..
Nefes alınmıyor, herkes kaybediyor..

Uzay fiziği bile bükülüyor, kötüye, karanlığa yorulmuş oluyor..

Ortaya çabalasa bile yılmış, gidişatı iyileştirmek isterse eskisinden daha uzun süre ve gerektirdiğinden daha büyük bir sabırla hareket etmesi gereken, bu düşük hayat kalitesini tekrar yerüstüne kavuşturana kadar baştan ezilmiş yeni nesiller çıkarıyor..

Bu disleksi versiyonun en acı fiziki gerçekliği: dayatılmaya devam edilirse, 'yeni norm' olmaya zorlanırsa, katlaya katlaya kötüleyeceğinin anlaşılması gerektiğidir..

Yeraltı, patojen-mantar matematiği ile hareket eder, sebep olacağı rahatsızlıklar, ister medikal olarak olsun, ister fizik/ felsefe/ psikoloji olarak düşünün: 'kronik yorgunluk sendromu'dur!

Kronik yorgunluk sendromunun zorluğunu ve lanet matematiğini en basitinden şöyle söyleyim:
Sizin hareket kapasiteniz yarıladıkça, kondisyondan iyileşme süreciniz 2 katına çıkarak kötüler..

Nasıl yani:
Kondisyon için bir enerji zarfına ihtiyacınız vardır, o enerji zarfını algılamayı, ölçmeyi her geçtiğinizde 'crash' olursunuz!

Diyelim ki 10 birim hareket edebiliyordunuz, artık o 5 birime düşer, ama öte yandan da iyileşmeniz için gereken süre 2'ye katlar!

Yani eğer crash olmadan önce, diyelim ki 1 yıl boyunca o 10 birim hareket etmeyi sürdürdüğünüzde iyileşecektiniz, geçmiş olsun, artık elinizde 5 birim hareket edebilme kapasitesi ile 2 yıl daha öyle yaşamaya mecbur olmak var..

Eğer bu 2 yıl içerisinde 5 birim değil, bir yerde yılıp, tekrar 6 birim, 7 birim hareket etmeye kalkarsanız, tekrar crash oluyorsunuz!
Laneti böyle..

Ve ne oluyor:
Hareket kapasiteniz, enerji zarfınız bu sefer 2.5 birim hareket etmeye düşerken, yani yarılarken, iyileşme süreciniz yine 2 katına çıkıyor, yani 4 yıl daha uzuyor!

Şöyle düşünün zaten atıyorum hastalığın içerisinde 3 yıl olmuş hastaydınız, zaten 3 yıldır önce 10 birimden, 5 birime düşmüştünüz, siz zaten sürünüyordunuz, şimdi bir 4 yıl daha gelmiş oluyor, yani dayanabilirseniz, ortaya totalde 7 yılı 2.5 birim hareket ederek tamamlamaya çalışmak çıkıyor!

Şeytan'ın EN ANTİK oyunu, yeryüzünün EN ANTİK laneti!

Bunu medikal anlamda post-viral sendrom olarak da yaşayabilirsiniz; yeraltı kafasında düşünen, patojen-mantar matematiği ile hareket eden, Sırlar Alemi gibi hareket eden, toksik narsisistleri baş ederseniz, ekonominiz ve maddi-manevi kaynaklarınız için de yaşıyor olursunuz..
Güç, enerji, psikoloji, ne olursa!

Belli bir eşiği ve çizgiyi aşmamanız gerekiyor!
Kuraklığın, kısır döngünün geri dönüşü olmayacaktır!

Bir de kondisyonunuz zaten kronik yorgunluk sendromu iken, nüfusu daha da mikrobik olacak şekilde çoğaltamazsınız, sınırlarınızı genişletip, büyük, yayılmacı oynayamazsınız!
Başkalarına olmayacak fanteziler satamazsınız, güvence ve garanti veremezsiniz...

Yetersizlikten büyük tıkanmalar ve doğal olarak parçalanmalar doğacaktır!
Bölücülüktür!

Kronik yorgunluk sendromu hastaları bir noktadan sonra o yüzden iyileşemiyor! Uyusa bile dinlenemiyor ve gerekli enerjiyi toparlayamıyor, çünkü beynin detoks yapabilmek için de bellirli bir enerji zarfına ihtiyacı vardır, ve mikroplar endotelyumu tıkıyor: hücrelere girdikleri gibi ilk iş hücre duvarını değiştiriyorlar ( bunu narsisistlerin de kitlelerinin algısıyla oynaması olarak görebilirsiniz ), hücreyi daha duvarından atılamayacak hale getirip, kendilerini de o hücreyle beraber atılamaz hale getiriyorlar, o kayıp hücreler mikro-pıhtılara dönüşüyor ve damarları tıkıyor..
Ve bir de bu mantıkla çoğalıyorlar, hangi organa sirayet ettilerse, o organ temel işlevini sürdürdükçe, hem de temel fonksiyonu yani mecburen yaptığı iş, mikroplar yeni hücreler ele geçiriyorlar..
Dokularınız yeterli oksijen alamıyor..
Bu arada mikroplar bedeninizi yaşıyor oluyor, mitokondrilerinizi ve suyunuzu hiç ediyorlar!

Bunu devlet daireleriniz için de düşünebilirsiniz!

Medikal olarak örneğin, hastaların iyileşmesi için eğer belirli bir eşiği geçtilerse, günün 24 saat olması yetmiyor, 48 saat olması gerekiyor..
O mikropların sömürgenliğinden öyle bir ihtiyaç doğuyor ki, gün 48 saat olmalı ve onlar bu kadar uzun belki haftalarca uyutulmalı, fiziken mümkün değil.. Ya da o sır gibi saklanan patojen-mantar büyümesi, vücuttan arındırılmalı, ama yine aynı şey, detoks için bile bir enerji zarfına ihtiyacınız var!
Ya da o tıkanan damarlar ve endotelyum için, yaprak bitlerinin yaprağın altında kalıp, o yaprağı nasıl sömürdüğünü gözünüzün önüne getirin, deyim yerindeyse doktorun tazyikli hortumla damarlara dalması gerekir, mümkün mü?

Sevgilerimle,
Maraşlı Zoey

Madem 6 Feet Under dedim, o zaman bu metnin müziği de onlardan gelsin: