
Bu başlığı niye paylaştım bilmiyorum...
Gündüz 6 yıl sonra ilk kez tekrar biraz Youtube ekranı açmaya çalıştım, çünkü hala hastalığımdan ötürü sesli ve konuşmalı eylemleri yapamıyorum, video izleyemiyorum mesela, kondisyonumu zorlayarak bir şeyler görmeye çalışıyorum..
Ve işte karşıma sevimli bir New York içeriği çıktı..
'New York Hayali' yaşayan bir insan olmadım hiçbir zaman, ama videoları da daha büyülü ve çekici gelen başka bir şehir de görmedim, çünkü hani şöyle oluyor, "İnsanlar nasıl yaşıyor New York'ta" :)
Video bir şefin menüsündeki French tostu anlatması üzerine...
New York'ta uzun yıllar kahvaltı dükkanı olarak ayakta kalmayı başaran bir işletme varmış ve bu tarçınlı French tost da ( ben Frenk tostu diyorum ) menülerindeki çok istenilenlerden birisiymiş...
Videoyu görünce şöyle ışıklı, çiçekli, minik bir araç'ta Frenk tostu standı olamaz mı diye içimden geçti nedense, oluyor bazen böyle, tam birinin elinden çok güzel bir ev yemeği yemişsin, hemen "aa, bunu bir dükkanda ya da bir standta satsan ya.."
Hani işte o zaman herkes yese, herkes sevse...
Sonra üşenmedim, yapay zekaya standın görselini de tasarlatmak istedim, o da kapaktaki resim oldu :)
Hayal etmek istedim açıkcası, hasta değilmişim de, dışarı böyle bir mekana gidebiliyormuşum mesela..
Yolda yürüyüp, bir kahve almak için durabiliyormuşum mesela..
Hayatın içinde yapabildiğiniz şeylerin tadını çıkarın isterim, biliyorum çok klişe olacak..
Standın adını da 'Küçük Tarçın Mucizeler' koydum, sonbahar deyince tarçından başka bir şey düşünemiyorum çünkü :)
Tost da 'prenses' tostuymuş mesela, leydi'lere özel :)
Eşlik eden arkadaşınla son yaz düğününün de nasıl geçtiğini konuşuyormuşsunuz..
Sevgilinse, sezonda gelecek olan tiyatro oyunlarına bakıyormuşsunuz beraber, hangi sahnede hangi oyunlar var, hangi eserleri işlemişler..
"Aa, o eseri okudun mu, ya çok dramatik, yasemin işte çok seviyor ama, tam yakınlaşacaklar hasta oluyor, derken karanfil geliyor.." :)
Böyle hisler gelişince, bu sonbahar eğlencesi yaşamamı sağlayan videoyu bloguma da yüklemeye karar verdim..
Tarifte çok kalabalık ürün varmış gibi görünüyor, ama ben tarifi çok daha az ve bulunabilir malzemelerle kendime göre yorumlamıştım, öyle de inanılmaz keyifli oluyor..
Yabancı çocuklara çocuk bakıcılığı yaptığım kısa bir dönem de olmuştu, çocuklar okuldan gelince bu frenk tostuna öyle bayılıyordu ki...Onlara da yaptırıyordum tarifleri, çocuklarla güle oynaya, o hatıralar geliyor aklıma...

Ve şeker...
Cadılar Bayramı da geliyorken..
Hastalığımdan ötürü özellikle 'şekerli' gıdaların ne kadar dokunduğunu ben 7/24 yaşıyorum; ama hayatta o 'şekerli' tarafın da kendine göre bazen 'haklı' olduğunu düşünüyorum :)
Küçük cadılar iş başında..
Dozu kaçırmadığınızda, oran orantıyı es geçmediğinizde, hayata renk veren şeylerin içinde onlar da var...
Yediklerimden sonra 'suçluluk' hissetmek, 35 yıllık hayatımda, benim son '6 aydır' ilk kez tecrübe ettiğim bir şey...
Yalan yok, daha önce çok uzun süre zayıftım..
Şunu da anladım, gerçekten ya zaten zayıf oluyorsunuz, ya da bir kere bir zayıflıyorsunuz, her gün belirli bir standartta yediğinizde, tekrar kilo almıyorsunuz..
Ama, bir kere kilo aldınız mı, o yeni bir standart oluyor ve onu geri çekmek için gerekli süre ve efor sürekli 2 katına çıkıyor..
Üstüne de bozulan psikolojiler ve yıpranan sinirler tuz biber oluyor..
Yani deseniz ki kilo vermek için '6 ay' gibi bir süre, belirli bir diyet ve oruç tekniklerini uygulamanız gerekiyor, ama hayat devam ediyor, illa ki bir şeyler çıkıyor, siz tam uygulamaya kararlıyken, birkaç hafta içinde tekrar karnınıza 'ağır' gelebilecek bir şeyler yerken kendinizi buluyorsunuz, ve hop bırakın o birkaç haftalık süreçte biraz da olsa zayıflamış olmayı, kilo yukarı bile çıkıyor ve önünüzdeki süreç de 2'ye katlıyor...
6 aysa, oluyor 1 yıl..
Ben hastalıktan önce hem yüzerdim, hem çok sevdiğim için çok yürürdüm, esnemek ve rahatlamak için, içimden gelerek, düzenli pilates yapardım, psikolojik olarak çok seviyordum..
Vejetaryendim, sebze, salata çok yerdim, çok da severdim -iyi ki -, sağlık üzerine okumakla da çok ilgilenirdim - yine bir iyi ki-, yani yesem bile muhtemelen bu yüzden kilo da almıyordum...
Deyim yerindeyse, bedenimin bir disiplini ve bilinci vardı..
Belki Japonya'da geçirdiğim o yaz da bunda etkili olmuştur, onların "%80 Doy" gibi bir felsefesi var; yani hiçbir zaman bir öğünde %100 yememeye çalışıyorlar..
O zaman karnınızda bir 'kredi alanı' kalmış oluyor; hem bedeniniz ağırlaşmıyor, karnınız şişmiyor, gerilmiyorsunuz, hem hayatınız ve psikolojiniz daha rahat oluyor ve dikkatinizi yaşanmışlıklara verebiliyorsunuz...
Ben hastalıkta 38 kiloya kadar düştüm, yıllarca çiğneyemediğim ve sindiremediğim için, o sebze lapası gıdalardan, diyetisyenler de dahil, kilo aldıramadılar..
6 yıllık mücadelemin sonunda, ne zamanki 'nöro-enflamasyon'un boyutunu ve ciddiyetini gördüler, prosedür olarak en ilk yaptıkları, ama herhalde hastalara da hormon ve kilo olarak en çok dokunan 'steroid'lere başlattılar...
Ben 6 ayın sonunda hasta olarak kendim rica ile bıraktırdım..
Hemen başlayıp, hemen bırakamadığınız için, iyi gelmediğini bile bile kullanmaya devam ettiğiniz bir süreç oluyor ilaçlarda...
Ve hayatımda ilk kez, '2 ay' gibi kısa bir sürede bir anda '10 kilo' birden aldım; ekmek, makarna, pirinç, bulgur bile yiyemediğim bir diyette..
Normalde yiyemediğim, ama hem ilaçla gelen bir kıpırdanmışlıkla "artık belki biraz şunu da yapabilirim" diyerek, 6 yıldır bedenimin alıştığı yeme tarzının dışına çıktığımdan, hem de gerçekten ilaç sizi öyle bir dürtüyor ki, bir öğünü 'hazırda hemen ne varsa' onu yiyerek geçirmeye çalışmaktan mesela...
( Hastalıktan yatağa bağımlıyım bir de o var tabi..)
Bazen sadece yiyebildiğim kuruyemişlerden bir avuç, iki avuç yemem bile yetti o kilonun hızla tırmansına..
Hiçbir zaman böylesi bir kilo sorunum olmadığı için, eşim de dahil, kilosundan ve yediklerinden yakınan insanların ne hissettiğini de bu son 6 aylık süreçte anlamış oldum..
Anladım, ama kusuruma bakmayın, gıcık da oldum, ve onun üzerine yazmaya karar verdim zaten :)
Daha yemeği yer yemez, "keşke bunu yemeseydim", "bu şimdi daha da kilo aldırır", "x kıyafeti giyemem artık" (bu çok ciddi bir sorun bu arada, kıyafetler üzerinize olmuyor, bir gün iyileşirsem tekrar giyerim diye hevesle beklediğim elbiseler ) ve beraberinde gelen kendinle barışını kaybetmek..
"İnsan zayıf olunca zarif duruyor, zarif değilim, kendimi çirkin hissediyorum.." gibi gibi...
İnanın anlıyorum..
Ama işte tam da buna 'gıcık' oldum...
Yani 'yemek' herhalde insanın bu yeryüzünde en büyük lüksüdür; ne o kıyafet, ne bir fotoğrafta nasıl göründüğün..Ya da birilerinin seni nasıl göreceğini düşünmek...
Yemeğin kendisidir aslolan, ve tam da o sana kendini ve hayatı kötü hissettiriyor..
Derken işte, daha fazla böyle bir gıcıklığa dayanamadım ve içimdeki 'Ankaralı' yükseldi :)
Ya bırak :)
Söyleyecek söz bulamıyorum..
O makarna yenir, o börek yenir, o tost yenir, o içecek içilir...
Ben suçluluk hissetmeyi ya da kötü bir şey yapıyormuşum gibi hissetmeyi, hem zamanı, hem de o gıdayı kendime yazık etmeyi kabul edemedim açıkcası...
Karnıma ve beynime sesleniyorum, gerçekten öyle yaşıyorum o anı, ne güzel yemişim, mis gibi sindireceğim, karnım da, beynim de, bedenim de 'keyfine' baksın...
Hatta bir fincan kahve lütfen ( içebiliyorsanız ne ala, ben mesela kahve de içemiyorum, en önce dokunan gıdalardan birisi o, tadını çıkarın isterim yapabildiğiniz her şeyin )
Yani, süper değil mi, şahane yedim gerçekten, on numara beş yıldız bir afiyet oldu, hmmmm, mis mis...
Esas, bir o un taze olsun, ekmek, makarna taze olsun, satıcılar halk sağlığı ile oynamasın, bizlik bir şey yok...
6.5 yıldır ağır hastayım, sadece belirli sebzelerden tüketebildiğim o sebze lapalarına 3 gün dayanamazsınız, ben 2500 gün geçirdim öyle, hala da devam ediyor, her sebzeyi bile yiyemediğinizi düşünün, ve hani başka hayat da yok, hücre hapsinden beter bir kondisyon...
Reddedene kadar...
Böbrek de iflas etmeyi versin, ne diyim, bazen büyük reddediyorum hastalığı ve hasta olmayı..
İçimden de o geliyor, reddedin yediklerinize karşı kötü kurulmayı..
Böyle yediklerinizden bir şey olmaz demiyorum, hele ki benim gibi hastaysanız, olmayacağını biliyorum, ama üzerinize ne kadar 'almazsanız', o kadar etki 'etmez'...
Size yaşanmışlıklar kalır...
Ben 3 ayda 'nefret ettim' yediklerimden sonra geçirdiğim zamana hayıflanma düşüncesinden, kötü hissetme psikolojisinden...
Mesela söylediği üzerine eşimin, çocukluğundan beri, nereden baksanız rahat 30 yıl eder, her yediği öğünde bunu yaşadığını düşünemiyorum, öyleymiş?!
Kabul de etmiyorum açıkcası, blogta da bu yüzden içimden geçenleri yazacağım tuttu...
Frenk tostu'nun hikayesi bu olabilir miydi bilmiyorum, ama bugün böyleyken böyle...
Sonbaharda New York'u yaşayabileniniz varsa, benim için de yaşadığını düşünebilir mesela :)
Sevgilerimle,
Zoey
Not: Cadılar Bayramı, çocukları korkutmanız için değildi kelebekler, tam da maskelerini takıp, cadıların kendisini korkutmak içindi..
Bir şeyi de tarihinden çıkarmadan yapın şu yerde, hani dişim :/