Narsisistlik psikolojisi başka nasıl çalışır, yeni ekleyeceğim detaylarla devam edeyim:

Ben Kaçarım Matmazel’ Nurullah Eren’in bir genç kıza sokak ortası psikolojik şiddet ve sömürü gözeterek söylediği, gerçek hatıra olarak yaşayan kadın için oldukça travmatik ve onur acısı olan, ona rağmen Nurullah ve Devran’ın sadece kendi bencil egolarını düşünerek yıllarca medyada kapak olarak kullandıklarını gördüğüm ve günlerdir eleştirdiğim halde de kapak olarak kullanmaya devam ettikleri için, benim de anlatmaya devam edeceğim, kamuya örnek bir misogony & incel meselesidir; narsisistlik, aşağılık kompleksi, misogony, incel akımları ve onların arketipi üzerine tarihi bir metin yazmaya çalışacağım..

Çünkü hem uzayınızın bir matematiği/matrix’i vardır ( gezegen ve yıldızlarınız da uzayınızın genetik kodu gibidir öyle düşünün ), bu matematik ve genetik içinde kaç canlıysanız yeri geldiğinde farklı farklı kombinasyonlarla ve reenkarnasyonlarla tekrar tekrar dünyaya gelirsiniz, hem tarihten izler taşıyan hayatlar yaşarsınız, hem de bütün uzay hak üzerinedir, eğer varsa sebep olduğunuz haksızlıklar, kötülükler, tarihi iyileştirmeniz beklenir..
Nasıl diyim bu bir emir değildir, bu bir uzayı yaşarken o güneş sistemi içinde var olan bütün canlılar için doğal bir gerekliliktir; uzayın kanunu ve doğası böyledir diyelim..
Hak tecelli eder, onur tecelli eder; fizik de, genetik de, matematik de, tarih de sizin sorumluluğunuzdur..
Bu dünya da sınav yeri değildir, bu dünya sizin evi’nizdir, geçmişiniz, bugününüz ve yarınınızdır..
Cennet tutmayı bilirsiniz de siz yaşayacaksınız, cehenneme çevirirseniz de zaten sizin karar verme mekanizmalarınız sonucu olmuş olur, siz yaşayacaksınız..
Uzayın matematiğinin olması, kanunları olması, hakkı korumak için onlara uyarak yaşamanın gözetilmesi gerekliliği başka şey, Dünya’yı ve hayat’ı sınav olarak görmek başka şey..

Söz konusu psikolojiye gelince, psikoloji de fiziksel gerçekliktir, hem gerçekten fiziken sahip olduğunuz için söylüyorum, yani psikoloji soyut bir kavram değildir, psikoloji de fiziksel maddenizdir, örneğin psikolojik yaralarınız soyut yaralar değildir, onlar da fiziki yaralardır, hatta sizi en önce onlar hasta eder ve hem de psikolojiyi de fiziken aktarırsınız diye söylüyorum..
Genetik olarak sadece fiziksel dış görünüş gibi özellikleri değil, başta annenin psikolojisi ve belleği olmak üzere çocuklarınıza psikolojinizi de aktarırsınız ( o yüzden bir toplum ve devlet öncelikli olarak kadınlarının ruh ve beden sağlığını korumalıdır..)
Yani psikolojide çok katmanlı bir durum söz konusudur:
-hem uzayınızdaki gezegen ve yıldızlardan gelen psikolojileriniz var,
-hem onların tarihi yansıması olan karakterlerden gelen psikolojileriniz var -ki tarihi iyileştirin-,
-hem genetik olarak aktarılan bir psikolojiniz var -ki sürdürülebilir olmayı sağlayacak olan aktarımlar sürdürmeyi sürdürebilsin-,
-üstüne de kanunen uzayın ve doğanın da bir psikolojisi vardır, psikoloji tecelli eder..

Kısacası koy babam koy, bir uzay için psikoloji o kadar gerçek gerçek..
Ben de bu metni kaleme almaya karar verdiysem, okuyucularıma psikolojik temaların ve motiflerin tarihi örgüsünü göstermek istiyorum..
Devran Bostancıoğlu da nasıl bir tarihi faulde, bir de buradan okusunlar..
Kendileri Youtube gibi sosyal medya platformlarında akıl yaşlarında, editten vs geçirerek, kendilerinden emin olarak bu işleri 8 milyara açtıkları için, onların medyatik sunumlarından ve tutumlarından analizlerimi, tarihi antik detaylarla beraber işliyor ve örnekliyor olacağım..Gerçekten herkese örnek olması adına paylaşmak istiyorum..Maraş Saldırısı olmasa, kendim de bu incel ve misogony meselesinden bireysel olarak cehennemi yaşamış olmasam konuşmayım da, artık çocuklar ve öğretmenlerimiz aklıma geldikçe bir Maraşlı olarak içim hiçbir şekilde soğumuyor ve anlatmaya devam ediyorum..

Bol bol tarihi karakterlerden, Şeytan’dan, Medusa’dan, Circe’den hatta motif benzerliği olan başka kurgu karakterlerden de örnekler kullanıyor olacağım…
Söz konusu Şeytan’ın psikolojisine gelince ve bu metinde eleştireceğim gerçek şahıslara gelince, komik değil, şaka değil, ciddiyetle eleştirimi kaleme alıyor olacağım, özür dilemesi gereken isimlerden de gerçekten aksiyon bekliyorum..Şeytan’a, Güney Düğümü’ne, burada okuyacağınız tarihi bilgilere gelince, aynısı Allah Baba için de geçerli, siz görmüyorsunuz diye olmamış olmuyorlar, ben görüyorum..Boşuna onlara denk geldikçe bozulmayın diye şerhimi baştan düşüyorum..Ben konuşurum; ben hem konuşurum hem de beklemediğiniz 'unsolicited advice'lara denk gelirsiniz, huylu huyundan vazgeçmez, Sisifos'un dramı da odur, kendimden vazgeçeceğimi sanmayın kısacası..

En önce narsisistlik nereden gelir onu söyleyim, uzayınızın karanlık ayak tarafı aşağıda olduğu için onların aşağılık kompleksinden gelir, başı da Hecate’a maşa olan narsisist Şeytan/Medusa gibi kaçık cadı çetesi çeker; pozisyon olarak da fiziken uzayınızın aşağısında, disleksi konumdadırlar, yukarı çıkabilmek için de yeraltından, karanlıktan, kabustan, kazalardan, nefretten, hasetten, fesattan, şiddetten, tacizden, tecavüzden, kötülüklerden beslenirler, çökecek hayat/yıldız/ışık/güç kaynağı ararlar..Bu bilgiyi de size Yerebatan Sarnıcı’nda Medusa başı heykelini öyle ters yerleştirerek antik Romalılar söyledi..

Narsisist kişilik bozukluğu olanlar da onlar gibi aşağılık kompleksi gösterirler, kazalara kapı olurlar, felsefi anlamda yeryüzünde disleksi ve disotonomik sonuç verecek kısır döngülere, yıpranmalara, tükenmişliklere sebep olurlar..Güttükleri en temel matematikten biri de intikam istemeleridir ve hesap ‘kesmeleridir’, hesap keser gibi herkese bedel ödetmek isterler, kazalardan sorumlu Güney Düğümü’nün uşaklığını yaparlar..

Peki narsisistliğe nasıl maşa olunur, oradan devam edeyim:

Bir tane baş narsisist vardır, o güya çok ulu ya, ‘bak hadi kıyağımı unutma’ diye kendine bir küçük seçer, ama onu da proje seçerler; çünkü narsisistler, suçluluk psikolojisinde mükemmeliyetçilerdir ve hatalı/eksik olmayı tolere edemezler, kendileri de dahil her şeyi projeleştirirler ( bu da yine köken olarak Medusa’nın suçluluk psikolojisinden gelir, aşağıda anlatmaya devam ediyor olacağım ):
İmajları en ‘doğru kombinasyon’ görünmelidir, iş pozisyonları ‘en patron/yüksek makam’ olmalıdır..
İş pozisyonlarını da bu arada genelde kendi başarı ve emekleri ile değil, o eğitimi, disiplini kendileri gözeterek değil, birilerine maşa olarak, hazıra konmayı bekleyerek, büyük gördükleri başkaları aracılığıyla elde etmeye çalışırlar:
Kendilerini sanki ‘yardıma ihtiyacı olan yetimlermiş’ gibi gösterip başkalarının maneviyatına oynarlar.. Mesela bu hikayedeki Nurullah, ister fanzin işleri olsun, ister yine bölümünü bile okumadığı yazılımcılık işi olsun, iş hayatı ailesinden gelir, Devran ile beraber alaylılardır..Bu arada ailelerinden, büyüklerinden, sosyal çevrelerinden bu kadar yardım ve destek gördükleri halde de, üstüne de erkekler bir de kız çocuğu da değiller, yine de piyasaya yaptıkları her işte karşınıza tutarsız bir şekilde bir yandan hem kendilerini övdükleri, havalarını attıkları, ama yine aynı 5 dakika içinde de öte yandan “biz işte ‘kaybeden külkedileriyiz’ ” gibi bir psikolojide kendilerini göstermeye çalıştıkları arabesk demeçleri çıkar; psikolojilerini varoluş sancısı çeken insanlara oynayacak şekilde servis ediyorlardır, ama yaptıkları arabesk, varoluş sancısı değildir; ben bu anlamda Kaybedenler Kulubü mevzusuna da bir parantez açıp eleştirimi yayınlayacağım..
( Arabesk mevzusunda kimse elimden kurtulamayacak yani )

Narsisistlerin sadece imajları, işleri değil, partnerleri de vitrinlerine en-proje-partner olmalıdır, arkadaş çevreleri de onları sosyal hayatta yüksek gösterecek proje arkadaş ve partnerler olmalıdır..
Yani yanlarında güçlü gördükleri bir ‘vezir’i ve çevreleri olsun di’mi, onlar kral ya..
( bu kendini kral görme sanrısı da, özellikle bir de Nisan doğumlu koç erkeği iseler, geçekten Gılgamış/Dul Kadir/Odyseus/Aziz gibi tekrarları olan tarihi karakterlerden gelir, ama uzay bu ya, onlar döner deyim yerindeyse birer Noel Baba olur, Türkler de bu tarihi yaşayarak bildiği için, güç zehirlenmesi yaşayan liderler görürlerse “Kraldan kralcılık oynamayın” derler, orjinali yapmadı çünkü, orjinali Kral Kaybederse..)

Bir diğer not: Ne kadar imaj ve projeleştirme peşindelerse o kadar zayıftırlar bu arada, yani havalarına, artistliklerine bakmayın, narsisistliğin fiziken nasıl çalıştığını da bilin, her zaman disleksi bir durum söz konusudur..Kendisi ne kadar ezik hissediyorsa, sizi de o kadar ezmek isteyecektir, gibi..

Egolarına güç kaynağı olacak küçüğü kafalamak ve ellerinin altına çekmek için de:
Önce ona hayati bir faydada bulunurlar ya da bulunuyormuş gibi yaparlar, bilinçli veya bilinçsiz yapsınlar aslında tuzaktır; zaten gerçek derin niyetlerini, güttükleri derin psikolojiyi, yine bilinçli veya bilinçsiz gizlerler de..
Yaptıkları faydayı da, kendilerine ellerinin altında güç kaynağı seçtikleri küçükle “Bak ben ne kadar özelim, sana ne kadar iyiliğim dokunuyor, hadi yine iyisin, bana kurban ol” gibi bir psikolojide yaşarlar ve artık o küçüğün tepesine kurulurlar..Bir güç kaynağı ömür billah ellerinin altına geçmiş gibi bir psikolojiye kapılırlar ve artık gerçekten de sakat bir şekilde o insandan kendi egolarına, hayatlarına, psikolojilerine, ajandalarına ömür billah hizmet beklerler, “Bana lütfet, benim çıkarım için hareket et, sana ‘x şeyi’ ben verdim..”
Gerçekte verici ve cömert değillerdir, alıcıdırlar; bırakın iyilik görmeyi hayatınızı sömüreceklerdir..
Oldukça patolojik derecede bencil ve kıskançtırlar ( bir yandan güç kaynaklarını kıskanırlar, bir yandan yaşayan herkesi ), narsisistlik sömürgen psikolojisidir, sizi bir incir ağacının bir arıyı yutması gibi yutacaklardır..
Nasıl incir ağacı o arıyı kendine gizli güç kaynağı yapar, siz meyvesinin arının proteininden geldiğini göremezsiniz, narsisistlik ve narsisistlerin tuzaklarına düşmek odur..

Bir yandan güya güç kaynaklarını, o seçtikleri küçüğü/yancıyı/maşayı yaşatıyormuş gibi yaparlar, ve kendilerini de güya gölge tutarlar “hani hadi yine iyisin ben senin yolunu açıyorum, ben kendim için değil senin için yapıyorum bak ona göre, ben sana büyüklüğümü gösteriyorum, verdiğim malzemeyi istediğin gibi kullanabilirsin, kullandıkça da bana tama et..” gibisinden..
Verdikleri malzeme maddi, manevi herhangi bir şey olabilir, iş, para, kaynak, pozisyon, partner, arkadaş, ilişki, birileriyle tanıştırma, hatta ağ ve yeni sosyal bağlantılar kurmayı sağlamak gibi ( Epstein örneğin, örümcek beyinli olmak bunu gerektirir ) ..Kendilerini de gölge tutuyorlarsa, dertleri yücelik, yüce gönüllü ve cömert olmak değildir, dertleri kendi kastrasyon anksiyeteleridir ( kastre edilme korkusu, Medusa’dan gelir ) ve suçluluk psikolojisinde mükemmeliyetçi olmalarıdır ( Medusa’dan gelir )..
Kötü bir şey yaptıklarını, suç işlediklerini biliyorlardır ama onların elleri kirlenmesin, ortaya çıkarsa kimse onları suçlayamasın, yargılayamasın diye işi ‘adamlarına’ yaptırırlar, maşa olan da ne hali varsa görsün..
“Tuzağıma düşerken düşünseymiş, kendi onay verdi, ben masumum, onların kötülükten zevk alması..”

Bunu şu an dünya da dahil, coğrafyanızdaki birçok medyatik ve siyasi figür de dahil, bir yığın narsisist-baş-müdürü yaşıyor ve yaşatıyor, gerçekte kimler, neye, nasıl maşa mesela di’mi? Bir de havalarından geçilmiyor, yersen..

Kastrasyon anksiyetesine de bir not açayım, o ne demek: kastre edilmekten korkmaktan gelir, çünkü Medusa’nın başını aldılar, hem namus travması yaşadı, hem ölümlü olmak travması..Psikolojik olarak kastrasyon anksiyetesi yaşayan, kendi öz benliğini derininde tutmak ister, kendini gizlemek ister, çünkü özlerinde kendilerini istenmeyen/sevgisiz dünyaya gelmiş/atıl/kötü/yetersiz/aşağılık/alçak/hatalı ve doğal olarak derin depresyonda hissederler, hayata karşı güya daha başlamadan mağlupturlar ( bu yaşadıkları da bu arada sağlıklı ve bilgece bir varoluş sancısı değildir, arketipini Medusa’dan alan kendi kurgularıdır, herkesin hayatında ne dramatik detaylar vardır mesela, ne gerçek hayat kurbanları vardır, söz konusu narsisistlere gelince, onlarınki kendi drama kraliçesi olmak üzerine kurgularıdır..), benliklerine ve hayatlarına duydukları suçluluk ve kötülük hissini saklamak için de ortaya ikiyüzlü ve tutarsız bir karakter çıkar, hem yücedir hem külkedesi..Bir yandan derinden derine ikiyüzlülüklerini de biliyorlardır, artık içten içe o da onları yıpratıyordur ve bir depresyon da oradan gelir, karşılığı olarak da size kendinizi sahte hissettirmeye çalışırlar, sizi de kendinizden utandırmaya çalışırlar, size de hayatı kaybettirmeye çalışırlar..Sanki çok dışadönük, konuşkanmış gibi görünürler, hatta sahneye de oynarlar ama tam tersi dengesiz bir şekilde içten içe de kastre edilmekten, yargılanmaktan, cezalandırılmaktan korkarlar..

Bu arada özellikle onlarla partner olarak ellerine bir güç kaynağı geçtiyse psikolojileri çok zayıf olduğu için, o güç kaynağından beslendikleri için, kısacası o incir ağacının bütün ‘yatırımı’ o güç kaynağı olduğu için, onu kaybetmemek için de olmadık entrikalara girişeceklerdir:
Etraflarındaki insanlara karşı başka derin karanlık kıskançlıklar göstereceklerdir, durduk yere başkalarını güç kaynakları ile kendileri arasında ‘tehdit’ olarak görmek ve göstermek gibi ( manipulatiflerdir ) ve güç kaynaklarına karşı obsesif ve yapışkan bir tutum sergileyeceklerdir..
Örneğin: mesela ben, bana kazayı veren kadın arkadaşıma en yüksek dereceden kızkardeşlik tanıyordum, karşısında yeni evli barklı insanım, hatta nikah şahitliğimizi bile onlara teklif etmiştik, ikiyüzlü narsisistlikleriyle nikah günümüzü de zehir ettiler orası da ayrı, onu da başka bir metinde anlatmayı düşünüyorum, hastalığı kaptığım gün de karşı tarafın iyiliği için oradayız, kadının doğum gününü kutluyoruz, kendisinin verdiği onay, ama kocasıyla ne kadar sağlıksız ve sakat bir narsisist-köle ilişkisi içerisindeyseler, karşılarında gözlerinin önünde bir ilişki yaşayıp, daha henüz gözlerinin önünde evlenmiş beni bile, hem de eşimle kendisinin doğum gününü en içten şekilde kutlamaya çalışıyorken, kendisine ‘tehdit’ olarak görüyor, sadece bir örnek, ondan virüsü kapıp hayatı kayan benim, 6 yıldırsa psikolojik şiddetini sürdüren karşı taraf..

Bu arada kadın başkalalarını kendisine tehdit/katil ilan etme histerisini bir tek bana yaşatmadı, Londra’nın göbeğinde aile çevrelerindeki diğer birçok özellikle de çalışan kadını (çünkü kendisi ev kadını) kendisinin katili, tehditi olarak lanse etmekle ‘dehşet’ saçtı, eşini de manipulatif bir şekilde bu kadınlar ve aileler hakkında arkalarından nefret söylemiyle doldurduğu için, eşini bütün arkadaş çevresinden kopardı, uzaklaştırdı, işlerine gelirse kendi partilerine, özel günlerine maşa olmanız, egolarını okşamanız isteniyor, işlerine gelirse hiçbir arkadaşlık arayışınızda ve sizin özel günlerinizde yanınızda göremiyorsunuz, kısacası aradığınız arkadaşlığa şu anda ulaşılamıyor..

Mesela bir diğer örnek de narsisist liderlerden gelsin: ellerine geçirdikleri kitleleri şark kurnazlıklarına güç kaynakları olduğundan, onları kaybetmemek adına, onları diğerleri konusunda manipulatif bir şekilde nefret söylemi ile doldururlar, ellerinin altındaki kitlelerine tamamen kendi sağlıksız psikolojilerinden gelen “dış güçler bizi kıskanıyor” mesajları verirler ve kafalarından “bakın bunlar aramıza girmek istiyor, bizim sevdamızı bozmak istiyor, benim hayatım tehdit altında, biz tehdit altındayız”, diye patolojik tehdit histerisi uydururlar; olur da birileri kendilerini haklı olarak yaptıkları hatalardan ötürü eleştirirse de, ortada ‘hayati’ bir tehdit olmadığı halde her şeyi kendi aşağılık kompleksleriyle doldurdukları kitlelerine hayati tehditmiş gibi lanse ederler..
Bu arada aynı benim kazayı yaşadığım kadın örneğinde olduğu gibi esas kendileridir birilerinin hayatını katleden..

Üstüne psikolojik olarak güç kaynakları ve kendileri arasında başka dengesiz bir tutum daha gelecektir, güç kaynakları ile aralarında kurban-katil denklemi kurmak gibi, yani bir yandan güya onlar ‘narsisist krallardır, yüce/farklı/özellerdir’, ama bir yandan da işte onlar ‘depresif garibanlardır’ ve güç kaynaklarına gelince onlara yansıttıkları psikoloji de bu olur: “sen de gitme”..“sen de bana yokluk/ölüm yaşatma, yani de bana onların yaptığını yapma”, onlar ne yapıyorsa artık..Derininde yatansa budur, sen benim güç kaynağımsın, bu hayata dair en büyük projemsin, tek tutunağımsın, seni de kaybetmeyim/elimden kaçır mıyım..

Yine bana kazayı veren kadından örnekleyim, kocasını bir güzel hem kendini ona çok özel bir kadınla berabermiş gibi hissettirmekle, hem de sanki kendisi çok dramatik bir durumdaymış da eşinin ve ailesinin kurbanıymış gibi hissettirmekle kendisine bağlamış ( bunu Meghan Markle da Harry’ye yaptı, o da başka açıdan bir örnek olsun ) eşiyle sorun yaşarsa, eşi onun ölümüne sebep olacakmış gibi, zayıflıklardan zayıflık beğeniyor, artislikten artislik beğeniyor, tutarsızlıktan tutarsızlık beğeniyor ve karşınızda çok sağlıksız, kurban-katil denkleminde yaşayan bir çift ortaya çıkıyor..
Yani kadın, bir yandan eşinin kurbanıymış gibi davranıyor ve ona da öyle hissettirip istediği her şeyi yapmasını bekliyor, kendini kurbanlaştırıyor, bu arada gerçekten yaşamını da eşinden görüyor; öte yandan da bu kadından yücesi, ulusu yok..
Bu arada gerçekte insan olarak da inanılmaz kırıcı birisi, genel olarak çok kıskanç, arkadaşlık paylaştığınız muhabbetlerin içerisinde bile sizi oldukça yaralayacak, küçük düşürmeye çalışacak yersiz eleştirilerine maruz kalıyorsunuz..
Bu çiftin bozuk psikolojisi ve kadının aşağılık kompleksi yüzünden ben bütün hayatımı kaybetmiş olmasam anlatmayım de, özellikle örnek veriyorum, yani narsisistliği, aşağılık kompleksini, zehir zemberek olmayı ciddiye alın, artık gündelik hayatta her yerdeler ve dehşet saçıyorlar, kazalar da onlardan geliyor..
Tarihi en sağlıksız psikolojilerle ve genetikle yaşamaya başladınız, ne diyim..
( Kate Middleton’ın kanserinin de Meghan’dan bağımsız olduğunu düşünmeyin; uzayınızdan, doğadan ve tarihten anlayın..Kazalar Güney Düğümü’nden ve onlara kapı olanlardan gelir..Kimseyi de dış görünüşüyle yargılamayın, Güney Düğümü tayfanın birbirlerine en kenetlendikleri nokta dış görünüşleriyle barışık olmamalarıdır ve bir kaza kararı çıkaracaklarsa en önce oradan avlarlar..Şahsi yorumum Kate tabi ki yaşadıklarını hak etmiyor, Allah şifa versin..Meghan’ı ayrıca başka başlık açar, orada daha detaylı yorumlamaya çalışırım, etik değil.. )

Nurullah ve Devran’ın ilişkisi de bir diğer örnek olsun, özel ilişkileri yargılamak için değil, örnek vermek için anlatıyorum: Devran, Nurullah’ın ailesinin imkanları sayesinde UX tasarımcı olmuş, yani ekmeklerini yemiş, hem fanzin yayınları yaptıkları dönemde matbaalarından faydalanmış, büyük anlamda görünürlük ve kazanım elde etmelerine katkısı olmuş, oradan da ekmeğini yemiş, hem aileden rejimine, sosyal çevrelerine, sosyal hayatlarından da faydalanmış, ( onlara güç veren şeylerden biri de bu zaten dinci rejimle olan bağları ) ve bir yandan da Nurullah kendisini sanki çok özel, değerli bir karaktere denk gelmiş gibi, ama öte yandan da bir de böyle zavallı, depresif, kayıplar içerisinde bir ozanmış gibi kurguladığı için, manevi olarak da Devran o yüce/kutsal/ilahi ulu ozanın ‘kanatları altına’ girmiş ve yıllar içerisinde deyim yerindeyse ortaya kamuya örnek bir narsisist-köle ilişkisi çıkmış: Devran onun egosuna hizmet ediyor, o da Devran’ın kasasına..
'kameraarkasi' sitesindeki kısa filmlerinin açıklamasına kendi yazdıkları not da bu:
Mr. Nuri konuşuyor, onu dinleyelim, rahat olun..
Devran öyle yapıyormuş yani..
Deseniz ki kendi çaplarında bir mutualist ilişki kurmuşlar, beni de gerçekten ilgilendirmiyor, ama ben narsisist ikiyüzlülüğe ve yaptıklarının bir kadına şiddet ve sömürüye girmesine dayanamıyorum, bireysel olarak çok acı çektiğim bir mesele olduğu için bu kadar eleştiriyorum, yani gerçek hayatta bu narsisistliğin can alıyor oluşuna..
Ayrıca bkz: Ben Kaçarım Matmazel filminde yer alan, doğrudan filmin fragmanında bile kullandıkları, Devran’ın Nurullah’tan alarak kullandığı edebiyata:
Matmazel sen de gitme, sen gidince kış oluyor biliyorsun..
Kısacası artık kendi ağızları ile kendileri itiraf ediyorlar -birbirleriyle kurdukları narsisist-köle ilişkisi harici-, o Matmazel incir ağacı egolarına ne güzel güç kaynağı imiş..

Bu arada gerçek ne?
Gerçek:
Gerçek hayatta o matmazele yaşatmadığı hakaret, aşağılama, psikolojik şiddet kalmamış, narsisistliğinden ve komplekslerinden ötürü esas kendisi sürekli “bunu beğendim, bunu beğenmedim, bu gitsin, sıradaki gelsin, arada bir egom isterse bir gelip gidip matmazeli de yoklayım” gibi çiğ süt emmiş bir eril ego gözetmiş, vitrininde ne görmek istiyorsa esas kendisi kadın seçmiş, insan seçmiş, istediğine istediği muameleyi yapmaya kalkmış, ama filme bir bakıyoruz, o da nesi, onlardan daha kurban yok, onlardan daha gamlı, kederli, kaybeden, drama queen yok, ellerinde ‘Kuran’ bile varmış, hatta psikologluğu bile kurgulamışlar..
Azra Kohen bir, bunlar iki, şaşırdım mı?
Tekrar edeyim, Matmazel meselesi yaratıcılık ürünleri olsa ağzımı açmayım, hikayenin arka planı yaratıcılık ürünleri olmadığı için eleştiriyorum, doğrudan hayatı zehir ettikleri bir kadını iş ekrana oynamaya gelince böyle kullanmaya kalktıkları için eleştiriyorum; yoksa sanatı ve bir sanatçının duyguları kullanmasını eleştirmiyorum tabi ki!
Siz filmden arka plandaki incel ve misogony gerçekliğini hiçbir şekilde göremiyorsunuz bile; onun yerine karşınıza Devran ve Nurullah’ın kendilerini çok ‘cool’ kurguladıkları arabeskleri çıkıyor..

Sadece ellerim için yaşadığım acı hatıranın travmasından 15 yıldır çıkamamışımdır..
Muhtemelen hiçbir zaman da çıkamayacağım..
Narsisistlerden kazaya ve yargıya maruz kalmak öyledir:
Nasıl Medusa’nın gözleri bakanı taşa çevirir, narsisistlerin karanlık bakan gözleri ve o karanlık gözlerden gelen yargıları da sizi taşa çevirir, yıpratır, üzer, kendinize gelemezsiniz, kurşun yarası gibi ağırdır, zehirli ve ölümcüldür, üzerinize de yapışır..

Narsisistlik, arketip olarak Medusa’nın yılan-başlığından gelen bir yılan psikolojisidir, bunu her zaman vurgulayacağım; silahı budur: taşa çeviren gözleri, kurşun yarası gibi ağır çatal ağzı ve zehirli dişleriyle yılan ısırığı darbeleri..
Narsisistler size zehir zemberek bir yargıda bulunurlar; bunu işte çok artistlikmiş, çok artistlermiş gibi gösterirler ama değillerdir, ne kadar yargılayıcı üst perdeden konuşuyorsalar içleri o kadar zayıftır, esasında insanları o kadar kendilerinden uzak tutmak için o şekilde yargılıyorlardır, ama o yargıyla da çok artistik görülüp, beğenileceklerini sanıyorlardır, yani yine fiziken/felsefi/psikolojik olarak ‘disleksi’ bir tablo söz konusudur kısacası..
Peki siz ne yaşıyorsunuzdur:
O yargı sizi kurşunla öldürmek gibi can evinizden vurur, yılan ısırığı darbesi gibidir, yılanlarda hani panzehir de diğer dişlerindedir ya, siz artık onun diğer dişine kurban olun (!)..
Keyfi buyurursa size yargıladığı şeyden iltifat da edebilir, keyfi buyurmazsa zehirlenerek ölmenizi de izleyebilir, umurunda değilsiniz, umurunda olan tek şey bu:
Sizi böyle yargıladıklarında ellerine geçirdiklerini düşünmeleri; kendilerine güç kaynağı bulmadan yaşayamadıkları için, gücü de, sizi de böyle ele geçirebileceklerini sanıyorlar, sakatlık burada zaten.. Siz artık güya ondan dileneceğiniz iltifata, yani onun diğer dişinden gelmesini beklediğiniz panzehire, doğal olarak ‘onabağımlısınızdır..güya..
Bilinçli veya bilinçdışı olsun kurban seçtiklerinden beklentileri budur..

Ellerim yaşadıklarıma sadece bir örnek olsun, fiziksel olarak birçok özelliğime yemediğim hakaret kalmamıştır, daha üniversitede okuyan bir genç kızsınız ve bir genç kızın başına gelebilecek en korkunç ilişki zaten budur, mimarlık okuyorum, garsonluk yaparak geçineceğim, ellerime öyle bir hakarete maruz kalıyorum ki artık o ellerle yaşamanız mümkün değil..
O eleştiri öyle bir zamanda geliyor ki, muhabbetin ilk günleri değil, artık aylar olmuş, bu arada hiçbir zaman siz aramıyorsunuz, arayamıyorsunuz, yaşadıklarımı ayrıca narsisist bir erkek arkadaş bir genç kıza neler yaşatır başka örneklerle de bir gün anlatmak istiyorum, sadece karşı tarafın arzusu ile buluşabiliyorsunuz, sadece karşı taraf karar veriyor muhabbetin nasıl, ne kadar, ne şekilde olacağına, ne müdahale edebiliyorsunuz, ne kendinizi savunabiliyorsunuz, çünkü izin vermiyor ve kendinizi de koruyamıyorsunuz, travmatik yargıları ve konuşmaları hep hazırlıksız olduğunuz zamanlarda geliyor..
Yine buluşmuşsunuz, yani partnersiniz düşünün, elinizi tutuyor mesela, ve bir anda oturduğu yerde elleriniz üzerine bir başlıyor:
“Ben kadında en önce ele bakarım, bak senin parmaklarının boyu, şusu busu ne biçim, ayası falan ne biçim, şurası şöyle, burası böyle..”
Bu böyle anlık tek kelimeyle yaşanan bir konuşma olmuyor, dakikalarca elinizi inceleyip inceleyip her yerine bir şey söylemeye devam ediyor, ne diyeceğinizi, nasıl davranacağınızı şaşırıyorsunuz..
Buluşmanın ortasındasınız ve o eli de tutmaya devam edecek, taşa kesiyorsunuz, donup kalıyorum, o an belki tepki verecek gücü bulamıyorsunuz, çünkü hem çok küçüksünüz, hem hazırlıksız yakalanıyorsunuz, hem sizi neyin bekleyeceğini bilememiş oluyorsunuz, ama kelimenin tam anlamıyla yer ayağınızın altından kayıyor!

Ben o günkü buluşmadan eve gideceksem cehennemi yaşıyorum, karşı tarafsa keyif içinde(?!), gurur içinde(?!), “lafı nasıl koydum öyle ama, ben ne kadar artist konuşuyorum görüyor musun, biliyorsun ben krallar gibi adamım, hadi yine iyisin aşağılık, ellerin böyle olduğu halde bugün de ‘benim hayrımı’ gördün” gibi bir psikolojiyi yaşıyor oluyor ve elini kolunu sallaya sallaya sanki o gerçekten çok kral adammış da, hiçbir şey yapmamış gibi de hayatına devam edecek..
Yani ona kalsa, siz zaten hak ettiğinizi duydunuz, hak ettiğinizi yaşadınız, anlatabiliyor muyum?
Bu işte kan dondurucu..
Bu başınıza gelmiş gelebilecek en korkunç psikopati zaten..
Hiçbir empati, sempati, saygı, derin düşünce gözetmek yok..

Bu eleştirileri böyle yaşadığınızda bir kere bu artık zaten bir sevgi ilişkisi değil, size ‘aylardır senden enayisi yoktu’ denmiş oluyor.. ( yaşanan başka diğer kötülükleri bir kenara koyuyorum..)
Ve o laf öyle bir yere gidiyor ki, benim ellerimin fiziki durumu ilk günden belli di’mi, hani madem kadında en önce ellere bakarmış, tamam benim ellerimin ne olduğu ilk günden belli di’mi, o zaman aylardır niye tutuyormuş madem bu kadar çirkin elleri, o zaman aylardır niye yakınlaşıyormuş madem bu kadar çirkin bir kadınla, anlatabiliyor muyum?
Benim suçum neymiş?
Artık ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki, kendi ağzıyla:
“Ben zaten seni ilk gördüğüm günden beri ‘gelinim’ yapmayacağım, sen benim gözümde aşağılık, değersiz bir ‘enayisin’, vitrinime proje bir partner bulana kadar ben seni böyle bir güzel sömürüyorum, nasılsa bir değerin de yok, ben vitrinime yakıştırmadığıma göre bir değerin yoktur, sadece benim vitrinime alacağım kadın benim gözümde değerli olur, ona da zaten sana yaptıklarımı yaşatmam, sen sana ne yapıyorsam onu hak ediyorsundur(!), üstüne de ne halin varsa gör, günün sonunda benden uzak dur aşağılık...”

Gerçekten de size yaşatılan sömürü ve bu boyutta ağır şiddet umurunda bile olmuyor; o tarikatlarda ve aile yapılarında beyinleri nasıl yıkanıyorsa, bu yaptığını ‘adamlık’ ve kendisinin erkek olarak en haklı olanı yaptığını yapmak olarak görüyor(!)..
Bunu gerçekten de ulu, yüce kralı oynamak olarak görüyor..

Sizse sonrasında nasıl bir cehennem yaşıyorsunuz söyleyim:
Bir kere artık sevilmediğinizi biliyorsunuz, bu bir genç kız için çok üzücü bir gerçek; haftalar, hatta aylar olmuş, yanlış bir beraberlik içerisinde olduğunuzu, kullanıldığınızı böyle böyle anlıyorsunuz, ama muhabbet adı konulmamış bir şekilde devam ediyor, onurunuzun iade edilip edilmeyeceğini anlamaya çalışıyorsunuz, hakkınızın iade edilip edilmeyeceğini anlamaya çalışıyorsunuz; ilişkiye belki artık yatırım yapmanız, umut etmeniz mümkün değil ama karşı taraf da üniversite okuduğu için, okur yazarlığı ile sürekli övündüğü için, bir olgun akli meleke gelecek mi, diye bekliyorsunuz, ne yazık ki hiçbir zaman o akli meleke gelmiyor, yeni yaralar açmak dışında size hiçbir zaman hakkınız ve onurunuz iade edilmiyor..
Bundan da keyif alınıyor bu arada..

Söz konusu ellerime, bedenime gelince ben kelimenin tek anlamıyla cehennemi yaşıyorum:
Karşı taraftan bile daha yüksek derece ile girdiğim bir fakültede mimarlık okumaya çalışıyorum, eğitim yüküm zaten çok ağır, her gün ‘deadline olan’ sunumlar yetiştirmeye çalışıyorum, üstüne de okulum o dönem daha kaotik ve yıpratıcı olamazdı zaten, eğer bir arkadaşımla buluşmaya gidiyorsam, o benim de nefes alma zamanımdır, o benim de sosyalleşip kendimi iyi hissedip, hayattan keyif alabilmem gereken zaman dilimidir; o zamanı, bölümümden ötürü bu şekilde harcamaya lüksüm bile yok ve dışarıdan geldiğimde yoğun işlerime rahatlıkla geri dönebilmem gerekir ( partnerine saygısı olan bir erkek arkadaş zaten en önce bunları da düşünür); bense bırakın işlerime dönebilmeyi, en önce ellerimi kullanamıyorum, elim ayağım tutmuyor, kendime gelemiyorum, moral bulamıyorum, ellerim ne yapsam gözlerimin önündeler, çizim yapsam o hakaretler artık benimle, yemek yesem o hakaretler artık benimle..

Hayat işte artık elinize ayağınıza dolanıyor:
Böyle bir günün üzerine kendinize gelemiyorsunuz ki gündelik hayatınızı ve işlerinizi sürdürün..
Bırakın karşı tarafın “ben ne kral adamım, bu aşağılık iyi hadi yine bana lütfetsin, bugünlük ona ‘kral dairesi’ni yaşattım” diye düşünmesini, günün sonunda ben kendimi ‘leş’ gibi hissediyorum, hiçbir gündelik işimi bile göremiyorum..
Ne oluyor:
Eğer başarılı bir insansanız, eğitim hayatınız sizin için hayata tutunma sebebinizse, bazen o moralsizlik içerisinde ödevlerinizi de istediğiniz gibi yapamıyorsunuz, zaten vaktinizi de haddinden fazla sömürüyor, kendisi tatmin olana kadar buluşmalarda kullanılıyorsunuz ve eve ancak o sizi serbest bıraktıktan sonra dönebiliyorsunuz, sonrasında ertesi gün sizi bekleyen okul hayatı da ayağınıza dolanmaya başlıyor, hiçbir hocanızın özel hayatta ne yaşadığınızı bilmesi mümkün değil, onların sunumlarınıza yaptıkları ağır eleştiriler de artık çok büyük onur acısına dönüşüyor, aşağılık, değersiz insan olmak yaftası iyice üzerinize yapışıyor..
( Taşkışla’da yaşadıklarımı da ayrıca bir gün Taşkışla cehennemi olarak anlatmak istiyorum, şakasız )

Ve dehşet içindesiniz; bütün hayatınız devcileyin yaşanmaz bir onur acısına ve kayıplara dönmeye başlıyor; yokuş aşağı düşüyorsunuz, olanla ölmüşe çare olmadığı için, böyle acı geçen günlerin de bir telafisi, ilacı, geri dönüşü olmadığı için, hayatınız kayıyor..
Bütün üniversite hayatım mahvolmaya başlıyor..
Bir genç insan, gençliğini de yaşayamayacaksa daha hayat var mı?
Orta yaş krizini bile atlatamazsınız..
Üniversite günlüğümde bir tane bile güzel, yaşadığıma değdi diyebileceğim bir günüm bile yok..
Elimden alınan şeyin boyutu bu kadar korkunç..
Narsisistlerin en anlayamadığı psikopatiden birisi de bu, hayatınızı, hatıralarınızı nasıl mahvettiklerini düşünmüyorlar..
Sıradaki gelsin..

Ellerime gelince, çok daha acı başka bir şeyi zamanla fark ediyorum, mesela kantinde başka bir arkadaşımla mı karşılıklı oturuyorum diyelim ki, artık ellerimi farkında bile olmadan masanın altında ya da kollarımın altında saklamaya çalıştığımı fark ediyorum :/ Bu fark ettiğinizde artık size çok ağır gelen gerçeklerden biri; psikolojik olarak o kadar travmatize olmuşsunuz ki yani, başkaları da ellerimi görür, onlar da benim değersiz, aşağılık olduğumu düşünür, kimse artık bana değer vermez diye kendimi ellerimi gizlemeye çalışırken buluyorum, hem okulda hem garsonluk yaptığım mekanda kolları uzun, ellerimi kapatan hırkalar, üstler giymeye başladığımı fark ediyorum, giderek içine kapanan, bedenini saklamak isteyen bir insana dönüşüyorum..

Zaten narsisistler onu yaparlar, esas kendileridir ‘sırlar aleminde’ yaşayan, esas kendileridir kendini dışarıya kapatan, benliklerinden utanarak gizli saklı hareket etmek isteyen, ama yok yere sizi kendinizden utandırmaya çalışırlar, Medusa’dan gelen suçluluk psikolojilerini size yaşatmaya çalışırlar..( dışarıdan artistik, dışa dönük görünürler, değillerdir)
Ve ne kadar aşağılık kompleksi yaşıyorlarsa, böyle kendilerine benim gibi ‘çantada keklik’ gördükleri bir kurban seçip, onun üzerinden aşağılık komplekslerini tatmin etmek isterler..
Bunu ne yazık ki bana babam da yaşattı, Taşkışla’daki psikolojisi çok bozuk kompleksli hocalarım da yaşattı, yine Taşkışla’daki daha o yaşta bile psikopat mimar adayı diğer öğrenciler de..
Ben onlara böyle bir yetki vermediğim halde, en önce dış görünüşümden ötürü, minyon bir insanım ( dedem ‘hobit’ti, şakasız ) sizi kendilerine hedef ve yem seçiyorlar, sizinle olan uğraşlarını da gizliyorlar(!):
Bunu yine ailem de yaşattı, kimsenin gördüğüm aile içi şiddetten haberi yoktur, inanamazlar bile, Taşkışla’daki çevrem de yaşattı, bana ‘muamele yapan’ isimleri söylesem “yok ya, o mu sana bunları yaptı” derler, çünkü başkalarına bu saygısızlığı yapmıyorlar; ben sürekli kenarda köşede, ya da kaşla göz arasında, bullying, mobbing, sözlü, yazılı ‘taciz’ gören insan oluyorum, beni rahatlıkla bu saygısızlığı yaşamak istedikleri beden olarak seçiyorlar ( Yusuf’un ne yaşadığını bilin )

Mesela hiçbir sebep yok, iki taraf da bekar üniversite öğrencisi, ortak arkadaşları aracılığıyla tanıştırılmışlar, eğitim ve aile seviyeleri de birbirine denk, ama Nurullah Eren bu muameleleri yaptığı bütün görüşmeleri gizliyor ve ben sanki ‘sakıncalı bir kız arkadaş’ muamelesi görüyorum, bu da üzerinizde çok ağır bir psikolojik şiddete dönüyor ve ortaya yine psikopat bir tablo çıkıyor: yapacağını yapıyor basıp gidiyor, yapacağını yapıyor basıp gidiyor, bu hepsi için geçerli..

Siz kuyunun dibindeki üzerine “o öldü ki” denilen Yusuf oluyorsunuz..

Öldüyseniz sesiniz de çıkamaz di’mi; bir ölü, birileri hakkında şikayet edebilir mi; bir de o hayalet, Züleyha tarafından da “bu bizi namusumuzdan etti” diye yeryüzünün en büyük suçlusu gibi yargılanıyorsa, bir daha sesi çıkabilir mi, bir hayalet kaç kere ölebilir, kaç kere yargılanabilir..

Kimse, sizi de, yaşadıklarınızı da bilmiyor, bu buluşmalardan ve okuldan eve dönmem bile beni ekstra içime kapatan bir insana dönüştürüyor; ailemin, yakınımdaki insanların yüzüne bakamıyorum, arkadaşım da yok..
“Biliyor musunuz ben ne kadar çirkinmişim, meğer zaten gelini falan da olamazmışım, bu arada benden mimar da olmazmış” diye konuşamayacağınıza göre, kimseyle paylaşamıyorsunuz ve yaşadıklarınız sırlarınıza dönüşmeye başlıyor, kendinizi yaşamak artık sizin için giderek ağırlaşıyor; çünkü sırlarla yaşamak çok ağırdır..Kötü insan değilsiniz, ikiyüzlü değilsiniz, yalancı, sahtekar değilsiniz ama içinde bulunduğunuz tablo artık oldukça gizemli, size kendinizi sahtekar/suçlu hissettiriyorlar..
Sosyal hayatı yaşamaya mecbursunuz ve insanların içinde artık hep bu durumdasınız:
Siz karşımdaki insanlar şu an göremiyorsunuz ama benim içimde neler var, karşınızda esprilerinize ağzımın açılıp da böyle gülebildiğime bakmayın, ben bile o ağız nasıl öyle gülebiliyor inanamıyorum”..
Güldüğünüz anlarda bile artık mutlu olmadığınızı fark ediyorsunuz ve dehşet içindesiniz..
Hayatınız artık aynı Barış Bıçakçı’nın dediği gibi Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, hayatınız artık aynı Barış Bıçakçı’nın dediği gibi Sinek Isırıklarının Müellifi..
Enerjinizi artık sırlarınız alıyor, bedeninizi artık sırlarınız yaşıyor..
Bu da işte sizi büyük yıpratır, bundan öte de günü, gençliği, hayatı kaybediyor olamazsınız zaten..
Artık sizden ağır depresyonu yoktur..
Depresyon da odur zaten, içinizde paylaşamayacağınız sırlarınızın olması; size bu hayatı bu kadar acımasız yaşatmaları..

Bu da narsisistlerin intikamıdır, kendi depresyonlarını başkalarına yaşatırlar..Bu arada onların depresyonuna gelince, özünü Medusa’dan alıyor olsa da, onlarınki kendi kurgularıdır, arabesk yapıyorlardır, yani aslında hayatlarında öyle bir depresif durum yoktur, genelde bir de küçük kardeştirler, aşağılık kompleksleri oradan da gelir, kendileri, kendilerini kurbanlaştırırlar, kurgularlar..
Sakat psikolojilerini de böyle kendilerine kurban seçtikleri insanlara geçirirler, kendileriyse hiçbir şey olmamış gibi ellerini kollarını sallaya sallaya yoluna devam ederler..

Zaten bu buluşmalara gidiyorsanız en büyük sebeplerinden birisi de bu:
Sizi en önce depresif yanlarından bahsederek gafil aflıyorlar; “ bak kimseye söylemiyorum, bir tek sana söylüyorum bunları -yani sen kendini benim için özel bir insan olarak gör- benim şöyle yaralarım var” gibi gibi..
Olur da buluşma tekliflerinden birini reddederseniz sanki ona karşı kötülük yapacakmışsınız da insanlık suçu işleyecekmişsiniz gibi hissettiriliyorsunuz, maneviyatınız sömürülüyor; buluşma mesajları genelde çok ‘merhamet’ dilenen bir tonda geliyor, yeter ki gidin o buluşmalara, yeter ki o gün egosuna güç kaynağı olun..

Yani güya sırlar aleminde yaşayan Nurullah gibi narsisistler, ama ilişki başladığı gibi aylar içerisinde 7/24 kimseyle konuşamayacak, bağ kuramayacak, hayattan tamamen çekilmiş hale gelen, sır olan benim..

Ne bir genç kız olarak kendime bakım yapmamın anlamını bulabiliyorum, ne giyinip süslenmenin vs, ne insan olarak birileriyle bir şeyler paylaşabilmenin artık bir anlamı kalıyor ( bir önceki erkek arkadaşınız size böyle davrandıysa, yeni bir erkeğin de sizi nasıl göreceğine güvenmeniz mümkün olmuyor)..
Ne benden mimar da olmazmış, o kadar dehşet bir emek verdiğim halde okulu niye sürdürdüğümün de bir anlamı bulamıyorum artık, uğruna baba dayağı yiyerek girdiğim bölüm, eğitimime bile tutunamıyorum..
Türkiye gibi bir ülkede bir kadın için o diploma bu kadar elzemken, bir üniversite öğrencisi genç kıza bundan öte yapılabilecek bir kötülük yok zaten..
7/24 benden gidiyor, sabah akşam çalışıyorum, uyku yüzü görmüyorum, ama ağzımı bıçak açmıyor; hiçbir gün yaşanmıyor, üstümde bol kazaklardan görünmüyorum, evdeysem odamdan çıkmıyorum, okuldaysam, işteysem, en arka sıralardaki, kenardaki köşelerdeki kimseyle konuşmayan insan artık benim, elimde bir tek hayata tutunma sebebim Tutunamayanlar gibi kitaplar kalmış, kitaplar da olmasa günü hiç çıkaramayacağım..

Bu arada bu Sırlar Aleminin Kraliçesi Nurullah ve Devran, ‘sosyal medyadayüzlerce, binlerce takipçi peşine takıyor, hatta onlar ne güzel “kafa seçiyormuş”, “insan avlıyormuş” vs, belgeselimiz dedikleri videoda yaptıklarını da böyle anlatıyorlar, ekranda Ben Kaçarım Matmazel diyorlar, içerikte “Sen de gitme matmazel, sen gidince kış oluyor biliyorsun” diyorlar, gerçekteyse bir şu matmazele yaşattıklarına bakın işte..Yani tutarsızlığın boyutunu bir düşünün, özel hayatta psikolojileri bu kadar bozuk ve depresiflerse, daha ekranda binlerce takipçi kasıp, peşlerine adam takmak ve “biz misyonluk işler yapıyoruz” demek ne demek?

Bu arada çileniz bitiyor mu, bitmiyor..
Sizin için, ne yeri, ne zamanı, gündeminizde böyle bir şeye yer bile yok, durduk yere kendinizi bir anda “acaba ellerime manikür mü yaptırsam, ne yapsam, bu elleri nasıl güzelleştirebilirim” diye ulaşamayacağınız estetik kaygılar içerisinde kendinizi buluyorsunuz; maddi manevi büyük yıpranıyorsunuz..
Meryem Uzerli’nin bile yaşadığı tükenmişlik sendromu da böyle ortaya çıkıyor..
Yargılarına yetemiyorsunuz..
Narsisistler sizi hem uzay olarak, hem doğa olarak, hem psikolojik olarak, maddi-manevi tüketir…
Niye?
Çünkü fiziken narsisistlik disleksi sonuç verir; inanın artık elinize en pahalı kuafördeki manikürü bile yaptırsanız, elleriniz o kadar sahte ve çirkin olacakmış gibi hissediyorsunuz(!)..
Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum:
Ellerinizin bütün doğası eleştirilerek çirkin dendiği için, artık o yargıyı karşılayamıyorsunuz..
Bir kere bu minvalde tıpta bir el estetiği yok..Deseniz ki var, emekli memur çocuğu üniversite öğrencisi olarak ne el estetiği ameliyatı yaptırması? Deseniz ki iyi hadi bir şekilde o bütçeyi ve zamanı da buldum, isterseniz en özel ameliyatı yaptırın, binlerce lira yatırın, siz ne kadar o meselenin üzerine gidin, artık elleriniz o kadar sahte ve çirkin..
Yani, “Sen değersiz bir çirkinsin, ancak bu kadar ameliyatla, yatırımla, estetikle belki bir şeye benzeyebilirsin..”
O zaman tabi ki artık kendinizle, hayatınızla ilgilenmenin anlamını kaybediyorsunuz, kendinizden vazgeçecek hale geliyorsunuz, kendinizi yaşamaktan vazgeçecek hale geliyorsunuz..
Bu çok ağır ve acı..
Zaten onu istiyorlar, “ben seni beğenmedim, o zaman sen sevilmeye/yaşamaya değmeyecek kadar berbatsın, niye yaşıyorsun ki, şu zavallıyı gördünüz mü, benden uzak dur aşağılık pislik, Allah korusun o değersiz ucube ile yan yana görülecektim, yakınım, onayladığım biri falan sanacaklardı..”

Abarttığımı da sanmayın, bunlar bile genel olarak bahsetmek sayılır…
Mesela diyelim ki istemsizce bir sonraki buluşmaya manikür gibi bir şeyler deneyerek gittiniz, onu da eleştiriyor, “böyle de çirkin” gibisinden, ya da diyelim ki bir önceki buluşmada saçlarınıza bir şeyler söylenmiş olsun, bir sonraki buluşmaya bir deneme belki başka bir saçla gitmeye çalışıyorsunuz ( zaten bundan daha yoruluyor, yıpranıyor olamazsınız, vaktiniz saçma sapan uğraşlara heba oluyor ), size bakıyor, bazen beğense bile sizi elinin altında ‘yargıyla’ tuttuğunu düşündüğü için, olur da gerçekten o gün bir hoşluğunuz varsa bile o iltifat da özellikle edilmiyor..

Artık hayatı yaşamanız, nefes almanız, kendinize özsevgi, özsaygı, özgüven duymanız mümkün değil..
Bu da ölüm gibi bir şey olması zaten, artık bedeniniz/varlığınız üzerine kurşun yağdırılmış gibi bir şey.. Bir değil, iki değil; bir değiller, iki değiller..
Bunları sadece okulda ortaya koymaya çalıştığınız sunumlarınıza değil, evde ailenizden değil, erkek arkadaştan sadece ellerinize değil, yanaklarınıza, saçlarınıza, kaşlarınıza, gözlerinize, boyunuza posunuza, hatta kişiliğinize, farklı farklı zamanlarda tekrar tekrar yaşarsanız, bir de bu buluşmalarda yine karşı tarafın o tarikatlarda beyinleri nasıl yıkanıyorsa, kadın bedeninize karşı sağlıklı kadın-erkek yakınlaşmasına girmeyecek şekilde yaklaşılırsa, bedeninize sizi kendinizi allak bullak hissettirecek şekilde dokunulursa,
DAHA BU BEDENLE YAŞAYABİLİR MİSİNİZ?

Daha bir de çalıştığım mekana ( o zamanki haliyle Beşiktaş’taki kahvaltıcı Faruk Kafe ) yeni kız arkadaşıyla gelinip, öğlenin 3’ünde, 4’ünde, “bizim masamıza servis yap, arkamızdan yemediklerimizi topla, bu kahvaltı ve sevgili pornosunun hesabını al” denilecek..
Ben daha ne deyim?

“Ben Kaçarım Matmazel” in arkasındaki misogony, incel, aşağılık kompleksi, Sırlar Alemi psikolojisi, Medusa yılanlığı, Circe gibi kedinin fare ile oynamak isteme arzusu, budur işte..

Aklımın bir onuru var, kral çıplaksa, kral çıplak(!) dersiniz; tamam şiddet göreceksiniz..Tabi ki eleştirilmeyi, konuşulmayı kabul etmiyorlar ( bu da Medusa’nın kaybetme psikolojisinden gelir, kaybetmeyi tolere edemiyorlar), sizi sadece ellerinin altında böyle kullanmalık gizli güç kaynağı olarak görmek istiyorlar, başka ‘pozisyona’ çıkmanız kabul edilmiyor:
Ne yani ben şimdi bunun üzerinden aşağılık kompleksimi istediğim gibi tatmin edemiyecekmişim?” diye kendinizi savunmanız, korumak istemeniz de şiddetli tepkiyle karşılık buluyor?!

Devran Bostancıoğlu bir neye ‘maşa’ olduğunu otursun düşünsün..
Filmi Google’da arattığınızda filmi Devran yapmış görünüyor, “ben nasıl kısa film yaptım ama öyle” diye ortalarda geziniyor; filmi vitrin olarak kullanıp sosyal medyada ve yazılım sektöründe iş alıyorlar; gerçekteyse filmin bütün sağlıksız ve sakıncalı detayları ve içerik Nurullah’tan geliyor..
Zaten film, kısa film de olsa konusu da narsisist kişilik bozukluğu fantezisi ürünü olan bir konu, bir sabah kalkıyormuş ve herkesin ağzından kendi dizelerini duyuyormuş, o da nesiymiş öyle..

Narsisistliğin doğası odur, kendileri suçluluk psikolojisinde mükemmeliyetçi oldukları için doğrudan kendi ellerini bulaştırmazlar, yanlarına yancı kimi seçtilerse, kendilerini gölge tutarlar, eylemi ‘adamlarına’ yaptırırlar..Onu da öyle bir lanse ederler ki “hadi yine iyisin kerata, sayemde namın yürüyor” diye hissettirirler..
Bunu isterseniz şu an havalarından geçilmeyen, kim bilir kimin maşası narsisist liderleriniz için de hesaba katabilirsiniz..
Medusa ve Hecate arasındaki ilişki de budur, Circe ve yeğeni Medea arasındaki ilişki de, diğer Güney Düğümü aşağılık kompleksli yapılanmaların karakteristiği de budur..

Filmdeki karakterin adı da Nuri Kuhbeden’miş bu arada?!
Narsisistlerin bedenleriyle, cinsellikleriyle, cinsellikle ciddi sorunları vardır!

Arketip olarak o da önce Medusa’dan ve diğer bedeniyle ve hayatıyla ‘barışık’ olmayan yargı bekçisi Güney Düğümü tayfadan gelir.. Medusa annesini beğenmez, annesini zayıf ve yetersiz görür ( Hecate’ı güçlü görüyor ), üstüne de bedeniyle de barışık değildir; yine annesini ve anne soyunu suçlar; hayatıyla da barışık değildir, yine annesini ve anne soyunu suçlar; yaşadıklarından ötürü de “annem güçlü olsaydı, beni korusaydı, böyle olmazdı” diye düşünür, yine annesini suçlar..

J.K.Rowling Harry Potter’da size Lily Potter’ın anne şefkatinin gücünü özellikle vurgulayarak kutsal bir detaya imza attı; Voldemort’a iyi bakın, en büyük yoksunluğu odur, anne sevgisi..Hortkuluk’larından birisi annesinin yüzüğüdür, detayları iyi yakalayın, annesinden güç bulmak ister, ama bulamaz, “ben o zavallının çocuğu bir muggle mıyım”..
Ne kadar hortkuluk, ölümsüzlük, güç istiyorsa, o kadar zayıf, korumasız ve güvende değildir..

Bunu kutsal Yeşilçam’da da işlediler, Yıldız Kenter’in filmi 1971 yapımı Anneler ve Kızları filmi, orada hizmetçinin kızını oynayan karaktere iyi bakın, öteki kızın hayatını ve annesinin ünlü, zengin bir kadın olmasını, sahip oldukları şeyleri nasıl kıskanıyor ve özeniyor; tamam Voldemort da öyle, Medusa da, Circe de, yer üstünde hayatları olanlar sizler olduğunuz için, yeraltındaki aşağılık kompleksli Güney Düğümü tayfa da..Sahip olduğunuz zamanlara, ışıklara, hayatlara kadar kıskanırlar..

Günümüzde kesinlikle yanlış anlamayın ben o kızı öyle kötü ve suçlu görmüyorum, onu ayrıca bir başlık açıp yorumumu paylaşmak isterim, ama Anna Delvey örneği var mesela; bir o kız çocuğunun öz ailesinden ne kadar kopuk olduğuna, onların kızlarını nasıl hiç anlamadıklarına, belgeselde doğrudan kendi annesinin kızını nasıl ‘şeytan’ diye yaftalayıp geçtiğine, mahkemelerde arkasında bile olmadıklarına bir bakın, kız ne kadar yalnız, izole, okurken ‘göçmen kimliğinden’ ötürü dışlanmış ve mobbing de görmüş bir çocuk..
Bu yeryüzünde bir kız çocuğu “benim babam çok büyük şahsiyet, karun gibi adam” diye hayal ediyorsa, o kadar korunmak ve kendini güvende hissetmek istiyordur..
Kader de bu ya, korktuğun başına gelir, o kız ne kadar güvende, korunaklı, garanti bir hayat istediyse, bir de sanattan da anlıyormuş garibim, kaliteli insan, kızı gittiler T-Bag’in, Eppstein gibilerin olduğu Amerikan hapishanelerine koydular, bile bile, hem de 12 yıl ile cezalandırarak :/
Zalimsiniz..

Circe’nin hikayesi de böyledir, ben onu Medusa vücut bulmuş olarak görüyorum, onu gözleri kedi göz diye bir adada izole ediyorlar, yani o bir cezalandırılmış kaybedendir, hem de bedeninden ötürü; denizciler, Odyseus da dahil, tutsak tutulduğu adaya ona tecavüz etmeye geliyorlar ( Medusa’ya da Poseidon tecavüz etmiştir; bunu söylemek de ürkütücü ama ne yazık ki gerçeklik adına paylaşıyorum, bilinçaltı olarak da toplu sömürüye maruz kalmak gibi fantezileri vardır; sosyal linç ediyorlarsa, sosyal linci ve kaosu sevmek gibi bir fantezileri vardır, mahalle yanarken Medusa saçını tararmış ) Circe de güya namus travması yaşıyor, adaya gelen adamları ‘domuza’ çeviriyor, namusunu koruyor..Odyseus hariç, ona gelince de tam tersi onu adaya bağlamak için yapmadığı büyü kalmıyor..Odyseus en son ayılıp güç bela elinden kaçmayı başarıyor, kaçtığı gibi de “biliyorsunuz alkol bütün kötülüklerin anası”dır diyen bir ‘muhafazakar’ kaptana/babaya dönüşüyor, Kral Kaybederse diyelim, Sütçü’ye ( Milkman ) bir de bu gözle bakın..

Kutsal Yeşilçam’daki Tarık Akan, Gülşen Bubikoğlu, Adile Naşit’in oynadığı Ah Nerede filmi de bir diğer kutsal örnek olsun: meğer Adile Naşit Circe’ymiş mesela bir de o gözle bakın, Zehra da en çok kıskandığı Küçük Kara Balık...

Güney Düğümü’nün en büyük silahı, bağımlılık ile bağlamaktır, gözettiği matematik kısır döngüye almaktır; patojen mantarlar da onlardan gelir, beyinsizce mantar gibi çoğalmak da, çoğalıp diş geçirip bırakmamak da..O mantarlar bağırsaklarınıza bir girerse sizi şeker ve tatlı bağımlısı yapacak tatlı gıdalar da onlardan gelir..bkz. Hansel ve Gratel..
Odyseus adada böbreği bıraktı bırakacakken Circe’den kurtulmayı başarır, siz de “eşek hoşaftan ne anlar” diye duyarsınız..

Bu arada Circe de aslında Güneş’in kızı olduğunu öğrenir, “madem babam bu kadar büyüktü de beni neden korumadı, neden bu adada başıma bunlar geldi” diye delirir..Güya sinirinden ölümsüzlükten bile vazgeçer ve iksir içip ölümlü bile olur ama bu sefer de kafayı ‘oğul’ soyuna takar, onu da bilin, Odyseus ile benim oğul soyum kutsal soy sayılsın, benim soyum yaşasın, devam etsin, Küçük Kara Balık’ınki ölsün çünkü..En büyük kıskançlıkları Küçük Kara Balık’tır, onu da bilin; en önce sesinden ve tatlı dilinden, çünkü Şeytanınız ve Circe aynı zamanda sahnelerin kadını olmak isteyen bir ergen-Bergen’dir ( sanatçımızdan sözüm meclis dışı ), arabeskin assolist kraliçesi olmak gibi bir hayali vardır..Sonra Küçük Kara Balık’ı içten ve samimi sevgisinden ötürü kıskanırlar, maneviyatından ötürü kıskanırlar, içten gelen güzelliğinden kıskanırlar, sonra da kadınlığından ötürü..Bu yeryüzünde esas aile kurbanı Andromeda’dır, Yusuf’tur, Küçük Kara Balık’tır, hatta Şeytan ile, Circe ile paralel sorunlar yaşarlar, ama aksine onların yazgılarına Medusa ya da Circe ya da diğer aşağılık kompleksli tayfa gibi intikam içerikli bir tepkileri yoktur, bireysel mücadelelerini de cesurca verirler ve bu anlamda sistemin beklenmeyen çocuklarıdır..

Narsisistler isterse erkek, isterse kadın olsunlar, en önce anneyi sevememekle, sayamamakla başlar, sonra hayatı ve dünyayı ve bedenlerini, cinselliklerini..
Sapıkça düşünürler, sapıkça yargılarlar, bel altı vurmaya çalışırlar..
Fiziki gerçekliği, geçmişi, özü budur:
Anne bedenini/hayatını, kadın bedenini/hayatını tolere edemezler ve kadın haklarına da, hayata da, diğer insanlara da ‘saygı’, sevgi, empati, sempati gösteremezler..
Bir kadını ya da genel olarak kadınları kendilerine hedef seçerlerse de, onları namussuz olmakla yaftalamaya çalışırlar, nefret söyleminde bulunurlar, derindeyse kıskanıyorlardır ve kapanmalarını, geride kalmalarını, onların altında olmalarını isterler vs…
Bunu narsisist erkek partner de yapabilir, narsisist kız arkadaş da, narsisist kayınvalide ya da görümce de, narsisist liderler de..

Bir narsisist erkek arkadaş durduk yere benim bedenimi ve hayatımı bu kadar değersiz görüp, değersiz davranmaya kalkmasa, ben ailemle yaşıyorum, kaliteli bir bölümde okuyorum, onurum için yaşıyorum, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki yaşamayı hak ediyorum; onun yerine durduk yere karşı tarafın patolojik yargı dünyası yüzünden değersiz ilan ediliyorsunuz, değersiz muamelesi görüyorsunuz ve zorla ‘değersizleştiriliyorsunuz’, bu çok ağır ve acı..

Narsisistlik eril değil, patolojik dişi ve omurgasız psikolojisidir..
Kız gibi arabesk yapmak, kız gibi kıskanmak, kendini külkedisi ilan etmek, kız gibi dedikodu yapmak, kız gibi ‘namusumu koruyayım’ travması, kız gibi yargılamak, kız gibi uğraşlara girmek, kız gibi görünüşüne düşkün olmak, kız gibi ayakkabı düşkünü olmak, kayınvalide gibi oğul soyuna takmak ( kayınvalideniz Jacosta gibiyse, Circe gibiyse ), kadınları hakir, hor görmek..

Nurullah Eren’in ortaya koyduğu incir ağaçlığına ve disleksi tabloya bir bakın:
Gerçekte külkedisi benim, onlarsa bir incir ağacının bir arıyı yutması gibi gerçek külkedisini komple yutmuşlar, ezip, susturmuşlar, benim yaşadıklarımdan ötürü sesim bile çıkamıyor ( zaten önce çok uzun süre devam eden bir tedavi görmek durumunda kaldım, sonra da kendimi yeni sayfa açma mecburiyetinde gördüğüm için bir anka kuşunun küllerini taşımak misali ülkeyi bile terk ettim ), onlarsa piyasada kendilerini külkedisi ilan etmişler, külkedisini oynuyorlar, misyonluk iş yaptıklarını, tarih yazdıklarını söylüyorlar..

Bu patolojik psikolojiler genel olarak Hecate ve Medusa’dan gelir,  Medusa da Poseidon tarafından sömürülmüştür, kardeşleri arasında ölümlü olmakla cezalandırılmıştır, o da delirir: hem ölümlü olmayı, hem anne olacak olmayı tolere edemez..
Tekrar ölümsüzlüğe kavuşmak ister, her yolu denemeyi göze alır, kendini 40’a böler, kafasını loğusadaki 40 gün için 40 kazaya/haramiye karşı 40 yılanla donatır, gözlerini ona yaklaşamasınlar diye bakanı taşa çevirecek şekilde değiştirir..

Bu bilgiyi de hasta yatağımda tarihi araştırmalar yapamadığım için kanıtlayamıyorum ama yıllardır gördüğüm tarihi vizyonlar üzerine yorumlayacağım, o Medusa göz meselesini de, Kahinliğin Tanrıçaları’ndan biri olduğu için, Ay Anne’lerden biri olduğu için, Phoebe Ana’dan almış olabileceğini düşünüyorum..

Harry Potter’da Slughorn ve Voldemort arasında yaşanan zaafın gerçekte Phoebe ve Medusa arasında yaşanmış olabileceğini düşünüyorum; çünkü Ay, Venüs için ‘arı’lığın sembolüdür, Theia’dan gelir ( Theia annenin ne yaşadığını bilmiyorsunuz ), o soydan gelen kadınlar için ‘iffet’ çok önemlidir, Medusa da ne yazık ki Callisto ( İnci Küpeli Kız odur) gibi sömürüye uğramıştır ve cezalandırılan kadınlardan biri olmuştur..
Phoebe’yi “bak sömürüye uğradım ya, bir daha kimse bana yanaşamasın Phoebe Ana” diye kafalamış olabileceğini düşünüyorum..
Meşhur Oz Büyücüsü’nün de Phoebe’den geldiğini düşünüyorum..
Ben onu gördüm, biz karşılaştık yani, şimdilik özelimde tutacağım, gördüğümde Oz Büyücüsü olduğunu anladım ama Phoebe Ana olabileceğini sonradan fark ettim, nasıl biri olduğu bende mevcut şu an yani, ama Uranüs gibi onu da görselleştirmeyeceğim, onlara saygım sonsuz, görsele taşımayı düşünmüyorum..

Pinokyo isterse hikaye olsun, eğer gerçek çocuk olmak istediyse o da Phoebe’nin yolundan geçmiştir, nasıl bir karakter olduğunu anlayın diye örnek veriyorum..Yeryüzünün karakterlerini, gizemlerini bilin diye..Çünkü o onun için Ay Anne’lerden biridir..
Medusa da zaafına gelmiş olabilir diye düşünüyorum..
Medusa’nın ne kadar korkular aleminde, anksiyeteler içerisinde, nasıl bir namus travması ve ölüm korkusu yaşadığını bilin, narsisistlerin anksiyetelerinin kökenlerini bilin..

Ve Medusa’nın sonu size çok şey söylüyor:
-Önce bir, uzay kanunudur hiçbir şey sır kalmaz, yani bu anlamda Medusa’nın sonunu Allah yazmıştır..
-Sonra iki, kahraman Perseus, ‘Zülfikar’ ile dehşet saçmış başını alır ve boynundan 2 parça kopar:
-biri oğludur, yani meğer anne olmaktan o kadar korkuyormuş, en büyük korkusu o imiş, sırrı açığa çıkar;
-diğeri kanatlı bir attır, Pegasus’tur, yani o karanlık taraf, o korkular aleminde, anksiyeteler içerisinde olmak o kadar dayanılmaz, buhranmış ki, en Şeytan bile bir gün sema’ya kavuşacağı, aydınlığa, feraha kavuşacağı günü beklermiş, Allah Baba size bir şey söylüyor..

Perseus’un hikayesinin detayları da önemli, oradaki detayları da iyi okuyun, öyle dan dun “hadi ben şimdi kahraman olayım” diye çıkmıyor Medusa’nın karşısına..Zaten emir büyük yerden çaresi yok, bir o antik Yunan Tanrıları akıllı, madem bu kadar güçleri varmış kendileri neden çıkmıyor Medusa’nın karşısına di’mi, Perseus’u yolluyorlar ve Perseus düşmanının özelliklerine karşı donatılmıştır, donanarak gidiyor, Medusa’nın gücü olan her şeye karşı bir koruma kalkanı vardır: görünmezlik pelerini vardır, uçan sandalı vardır, taşa dönmesin diye ayna gibi parlak kalkanı vardır ve yılanların en büyük korkusudur, kılıcı, Zülfikar’ı vardır..Medusa ve yılanlar kastre edilmekten korkuyordur, korktuğu başına gelir, kastre edilir..
Açığa çıkmaktan korkuyorlardır, korktuğu başına gelir, bütün sırları açığa çıkar..

Güney Düğümü, Hecate başta olmak üzere, ahlak bekçisi, yargılayıcı, sırlar içindeki Saturn çetesi, hiçbir zaman güttüğü planı bırakmaz, sizi materyal kazançlar üzerinden kısır döngüye alırlar, çünkü bütün uzay hak üstünedir; bir kere haksızlık etmeye başladınız mı ellerine düşersiniz zaten; bir kere suç işlediniz mi ellerine düşersiniz zaten..
Ve matematikleri de budur: ‘musallat’ olurlar, 'diş' geçirirler, bırakmazlar, isterse hücresel boyutta düşünün, isterse global boyutta..
Kaybeden anksiyetesini, ölüm anksiyetesini en güçlü şekilde yaşadıkları için güç kaynaklarını kaybetmek istemezler, elinizi verirsiniz kolunuzu kaptırırsınız..

Bir kere o karanlık yola düştünüz mü bedeli her zaman olur, uzayda hak tecelli eder..
Allah Baba da o yüzden saçını başını yoluyordur, o haramiliğe düşmeyin de, bunların düzeni bozulsun..
Nasıl haksızlıklara sebep oluyorsanız tekrar tekrar dünyaya gelirsiniz, Güney Düğümü de keyif içinde “biz işimizi görüyoruz” diye düşünür, kaza vermeye fırsat bulurlar, çalacak zaman/hayat bulurlar; aşağılık kompleksi tayfa olarak planları ‘ayaklar baş olsun’ istedikleri için, ayaklar baş olana kadar da durmak istemezler, intikam yeminleri de “siz de çekin”dir..
Siz de onların yaşadığı cehennemi yaşayasıya kadar durmak istemezler..
Olur da cehennemi yaşayacak olursanız, aşağılık kompleksi kazanmış demektir:
Ee tamam hak ettiler, bize bu kadar hak verip, insanlıktan çıkarken düşünselermiş, biz size onların günahkar insanoğlu olduğunu, kötülük tohumları olduğunu söylemiştik; ulu, yüce, ari soy ve en haklı olan biz Güney Düğümü Konseyiyiz” diyeceklerdir..

Kafaları budur, matematikleri budur..

Hayata nefret ve depresyon duymaya, intikam yemini içmeye, onları ne yaraladıysa sizi onlarla yaralamaya, zayıf buldukları bedenler üzerinde dünyaya dehşet saçmaya devam ederler..

Kutsal olan: kendinizin yaşamak istemeyeceği şeyi başkasına yaşatmazsınız, kendinizin ezildiğini söyleyip de başa gelip binlerce, milyonlarca hayatı katletmezsiniz (!); eğer bu yeryüzünde yaşadığınız bir acı varsa başkası da yaşamasın istersiniz, onun için hukuki bir şekilde, akli meleke ile mücadele edersiniz..
Tarih yazmak da budur..

Narsisistlerse, kazalara kapı olmakta başta gelirler, yani ellerini Güney Düğümü’ne yarayacak kötülüklerle kirletenler narsisistlerdir, Medusa’dan beri bu böyle..

Suçluluk psikolojisi yaşarlar, o psikolojiyi normalleştirmek için gerçekten insanlık suçlarını da işlerler; içten içe hep “kötüyüm ben kötü” psikolojisi yaşarlar ve aslında gerçekten Güney Düğümü’ne o hizmeti de yapıyorlardır; orada da kalmaz işte Nurullah-Devran örneğinde olduğu gibi, bir de yancıları vardır, birilerini de kendilerine adam/maşa seçerler..
Ya da narsisist liderlerinizin örnek olsun, kim bilir kapalı kapılar ardında hangi birtakım gölgelere maşadırlar, uzaya gelene kadar, bir de daha kendi aşağılık komplekslerine maşa kitleler yaratırlar..
Şizofren ve akli dengesiz bir şekilde de kendilerini ilah ilan ederler..

Şeytan’ın, Circe’nin arzusu da budur, iktidarı ele geçirmek, Güneş’i yani en büyük güç kaynağını ele geçirmek, o zaman kimse onlara bir şey yapamaz di’mi?
Halbu ki ayaklar baş olursa, uzayınızın gerçek sağlayıcıları Kuzey Kolonu’dur, Güney Düğümü’nün maşası olmayacaklardır, hem başsız kalırsınız, hakkınızı koruyacak ve sürdürülebilir olmayı sağlayacak hayatlar kalmaz, hem de güneş sisteminiz bile düşer..

Ez cümle karanlık kaybeder, karanlığa uyanlar kaybeder..

Omurganızı boşuna kaptırmayın; Sır-At’ta geçerli olacak olan size zaten verilmiş omurgayla omurgalı yaşamış olmanızdır; tiyatrosuna, akli melekesine güvenilir olmaktır..

Hiçbir devlet otoritesi de halkına omurgasız yaşamayı ve aşağılık kompleksine yenilmeyi, ahiretliğinden olmayı, cehennemi yaşamayı dayatamaz..

Bu iktidarı ele geçirme mevzusu da eril değil, dişi bir patolojidir, Hecate’ın da, Medusa’nın da, Circe’nin de, Medea’nın da özünde yaşadığı budur: en doğru, en yüce, en haklı kadın olmak arzusu; yani aslında ‘babanın en gözde partneri’ olmaya çalışma arzusu, babaya bak ben neler yapıyorum diye kendini kanıtlama, onaylatma arzusu..Daha patolojik olamaz tabi ki de..

Narsisistler de, isterse düzgün aile birlikleri içinde iyi annelerden doğmuş olsunlar, kendilerini sevilmeden dünyaya gelmiş, atıl çocuk olarak görürler, nasıl Medusa kardeşlerinden ayrı muamele görmüş, nasıl Circe adaya atılmış, hayata güya ‘baştan yenilmişlerdir’ ve 3 yaştan beri ağır depresyondadırlar: “bu anne bana bunu nasıl yapar”, hayata dair güya depresyonları ağırdır ve o depresyonu da başkalarına da yaşatmak isterler..

Nurullah ve Devran’ın ortaya koyduğu o kısa film, hem başlıkta, hem içerikte ‘hayata’, yaşamaya  dair nefret söylemidir:
Hayatın onuru bendim, doğum günüm bile 21 Mart, matmazel bendim ve görmediğim şiddet kalmadı..Filmin adı da onun itirafıdır zaten, sizi sokak ortası kullanıp bırakmak Nurullah Eren’e o kadar keyif verir ki saatlerce matmazel dediği kadına “iyi hadi yallah aşağılık, benden uzak dur, ben kaçarım matmazel” der, hem de öyle bir keyif alır ki, bir de ekler, “waow ne güzel söyledim öyle, ağza çok iyi geliyor, ben bunu gidip kullanayım” ve gerçekten de ‘kendi Nurullah projesine’ slogan yapıp, bir de yıllarca obsesif bir şekilde kullandığını öğrenirsiniz..

Aynı söylemde olduğu gibi, sizin onurunuza, hayatın ve bütün genç kızların onuruna en ağırından bir topuk gelir..Kader de bu ya, hem de Kuşkonmaz Yamacı’nda, İstanbul’un kanatlarını kırdığınız için kuşların bile konmadığı o Üsküdar Sahili’nde..

Binlerce yıldır birçok ulu insan o kanatları ve İstanbul’un onurunu iade etmek için mücadele eder, tarihi böyle yazmak ister, Hazerfen Çelebi gibi, Nurullah ve Devran ise tam tersi keyif içinde “biz misyonluk iş yapıyoruz, tarih yazıyoruz” diye bile isteye o kanatları tekrar tekrar kırarak geri alırlar..

Daha sayıyla 5 dakika önce karşı tarafın gün içerisindeki tutumuna güvenerek bütün kalkanlarınızı indirmişsinizdir, saatlerdir iki sevgili tekrar buluşmuş gibi davranıyordur, Kız Kulesi’nin karşısındasınızdır, İtü’de Mimarlık okuduğunuz için, siz de bir ‘Mihrimah’ olduğunuz için, önce Mimar Sinan’ın Mihrimah aşkından bahsetmişsinizdir, Mihrimah Cami’nin hikayesini anlatmışsınızdır, sonra Kız Kulesi Aşıklarını anlatmışsınızdır ( ‘senede bir gün’ demişler ), sonra da prensesin başına gelenleri..
Meğer Şeytan Ayrıntıda Gizli'ymiş, Allah bile bebek masumdur demiş, yine de Güney Düğümü Konseyi ahlak bekçiliği ile kadının soyuna kafayı takmıştır, bebeği de ölsün isterler, soyu tamamen kurusun isterler, "bu bebeği bir yılan öldürecek diye üzerine kehanet koyarlar", çaresizce prensesi kuleye kapatırlar ( su içene yılan bile dokunmaz misali ), ama Şeytan sinsidir..
Şeytan ayrıntıda gizlidir, herkes devcileyin bir yılan beklerken, yılan bir meyve sepetinin içinde içi kurtçuklu meyve olarak kuleye gelir ve prensesin içine kurt düşer, onu içten içe yiyerek bitirir..
Siz de göremediğiniz ama kendinizi tehdit altında hissettiğiniz bir durum yaşarsanız istemsizce “içime kurt düştü” dersiniz..

Daha 5 dakika önce karşı tarafın tutumuna güvenerek bunları anlatıyorsunuzdur, 5 dakika sonra o meşum Kuşkonmaz’da, “iyi hadi yallah aşağılık, benden uzak dur, ben kaçarım matmazel, waow çok iyi söyledim”..
Daha o Groundhog Day’den çıkamadınız, çoktan iade etmiş olmanız gereken İstanbul’un kanatlarını iade edemediniz, bu yeryüzünün en kutsal hayat ağaçlarından biri İstanbul’dadır ( gerçek tarihi bilgi ), daha bir de o kutsal İstanbul’un kutsal ağaçları yerinden sökülüyor olacak ve Nurullah Eren’in tüm bunlar yaşanıyorken güç zehirlenmesinin arkasındaki en büyük ego kaynağı radikal dinci rejim ile olan bağları olduğu için, keyif içindeki header’ı da:
İnşaat Ya Resulullah” olacak..
Bir de onlar kuhbedenmiş..

Sevgilerimle,
Zoey/Andromeda

dip not: bu metinle bağlantılı olarak Ben Kaçarım Matmazel'i daha henüz Maraş Saldırısı'nı yaşanmamışken ilk eleştirmeye başladığım, ama Furkan Bölükbaşı Nurullah Eren'in liseden arkadaşı olduğu için, beni sözlükten bile atmalarına ve defalarca susturulmak istenmeme sebep olmuş diğer eleştiri yazımı da blogtan okuyabilirsiniz:
Ben Kaçarım Matmazel Üzerine İlk Eleştirimdi ->

dip not 2: Çok basit ve özet de olsa metinde ismi geçen bazı Antik Yunan karakterlerinin arasındaki ilişkiyi gözünüzde daha iyi canlandırın diye bu diagramda özetle göstermeye çalıştım..Diagramda Hecate, Medusa'dan küçükmüş gibi görünüyor ama değil, tam tersi, Medusa onun boyunduruğu altında, aynısı Circe ve yeğeni Medea için de geçerli..

Medusa, Phorcys ve Ceto'nun 3 Gorgon kızlarından birisidir; Stheno ve Euryale'den ayrı olarak o Posedion'dan hamile kalır ve ölümlü olmakla cezalandırılır..Bu tabi ki daha birçok kardeşi olan bu aile ağacının çok küçük bir bölümü..Sadece Hecate, Medusa ve Phoebe Ana'nın nerede bulunduğunu özetle göstermeye çalıştım..